12 Haziran 2026
Altın 6262.34
BIST 14047.33
Dolar 46.2631
Euro 53.5688
Sterlin 61.7944
Ankara 29°C

Diğer Yazılar

"Erbakan'a Göre 28 Şubatın Mucidi Kimdi?"

"Erbakan'a Göre 28 Şubatın Mucidi Kimdi?"

Bir önceki yazımızda 28 Şubat sürecinde Necmettin Erbakan’a askerlerin dayattığı metni imzalatmaya çabalayan ve ABD’deki Yahudi lobisinin önde gelenlerinden biri olan Weissman ile ilişki kuran yakın çalışma arkadaşlarına değinmiştik. Kaldığımız yerden devam edelim.

Refah-Yol iktidarının işbaşında olduğu 1996 yılında Weissman ile bugün AKP Eskişehir Milletvekili olan Murat Mercan’ı tanıştıran ise, Alan Makovsky’dir.. Peki! Kimdir bu kişi..

Alan Makovsky; Washington Yakın Doğu Politikaları Enstitüsünün eski Türkiye Masası Şefi. ABD’deki en önemli Türkiye uzmanlarından biri olarak tanınıyor. Milli Görüşçüler tarafından 28 Şubat sürecinin akıl hocası olduğu ve Refah-Yol iktidarının onun belirlediği strateji dâhilinde devrildiği öne sürülüyor.

Buna göre 1996’nın Ekim ayı içinde Alan Makovsky’nin görüşleri doğrultusunda hazırlanan ve ABD Dışişleri Bakanı Warren Cristopper tarafından imzalanan bir mesaj, ABD Ankara Büyükelçisi Marc Grossman’a gönderilir. Mesajda özetle şunlar yazılıdır: “Erbakan’ın, ABD ve İsrail aleyhine izlediği politik tavır rahatsızlık yaratmakta ve Tansu Çiller, Erbakan’ı dizginleyememektedir. Çiller’in iktidardan ayrılıp, ülkenin erken seçime gitmesi halinde, bu seçimden Refah Partisinin daha da güçlenerek çıkma olasılığı yüksektir. Bu nedenle askerin darbe yapmaksızın duruma müdahale etmesinin uygun olacağı düşünülmektedir. Aksiyon planlarını hazırlayıp, bildirin.” Sonrasında 28 Şubat 1997 günü MGK’da olanları biliyorsunuz.

Dikkatinizi çekerim; Erbakan başkanlığındaki hükümetin asker aracılığıyla devrilmesi aklını veren ve Erbakan’a yönelik antipatisini yazdığı makalelerde sıkça dile getiren Makovsky, aynı anda Milli Görüş içinde yer alan Murat Mercan gibilerle yakın temasını da sürdürmektedir.

Gelelim 2000 yılına. Makovsky ile Washington’daki Türk Araştırmaları Enstitüsü Direktörü Sabri Sayarı “Türkiye’nin Yeni Dünyası” adlı ve Türk dış politikasının değişen dinamiklerini konu alan bir kitap yayınlarlar. Kitap, Türkiye’nin bölge üzerinde etkilerini değerlendiren seminer çalışmalarının ürünüdür ve bu kitapla ilgili olarak Makovsky’nin 19 Aralık 2000 tarihinde Zaman Gazetesinden Ali Aslan’la yaptığı röportaj üzerinde durmaya değer bilgiler içermektedir.

Bu söyleşinin ana başlıkları şöyle; “Türkiye ile ABD ittifakı komünizmle mücadele için oluşturulmuştu. Bugün Türkiye, jeostratejik açıdan değer verilen ve ABD’nin bölgesel politikaları için soğuk savaş döneminden bile daha önemli bir ülke. Bölgede güç olması için etkin bir dış politika atağına geçmesi gerekli, oysa Türkiye’nin dış politika girişimleri Kıbrıs’la sınırlı ve ülke içi sorunlarla boğuşulduğundan dışarıyla yeterince ilgilenilmiyor. Kaldı ki dış politikada çok başlılık mevcut, ayrıca ordu ve Cumhurbaşkanı hala etkin durumda. Saddam konusunda Türkiye ile ABD arasında düşünce birliği yok!

Türkiye’de; belli bir dönem içinde seçkinlerin etkinliklerinin kırılması gerekiyor ve bunun için istikrarlı bir iktidara ihtiyaç var. Askerlerin iddiasını kaybetmesi ve seçilmişlerin daha etkin hale gelmesi durumunda Türk dış siyasetinde daha geniş yelpazeli hareketler görülebilir.

İstikrarlı iktidar döneminde demokrasi ve insan hakları öne çıkarılmalı, ayrıca AB üyeliği konusunda yoğun çaba gösterilmeli ve milliyetçilik dengede tutulmalıdır.

İslamcı bir hükümet iktidara gelirse, tabi ordu müdahale etmezse, bazı radikal değişiklikler görülebilir. Lakin Fazilet Partisi içinde AB üyeliğini destekleyenler bulunuyor. Ama aynı partide Erbakancı düşünce ekolü var ki Türkiye’nin batıdan uzaklaşmasını istiyor…”

AKP’nin kurulmasından ve de Abdullah Gül ile arkadaşlarının Fazilet Partisi içinde genel başkanlık yarışına girmelerinden aylar önce Makovsky’nin diplomatik üslupla belirttiği düşüncelerini aşağıdaki şekilde somutlaştırmak mümkün: Türkiye’de, ABD’nin bölgesel çıkarlarına hizmet edecek istikrarlı bir iktidara ihtiyaç var. Ancak ülkede egemen olan anlayış ulusalcı bir tutuculuk içinde, ordu her şeye hâkim. DSP-MHP-ANAP koalisyonu, Saddam Operasyonuna geçit vermiyor ve de Necmettin Erbakan gibi ülkenin batıdan uzaklaşmasını isteyen biriyle bu iş yürümez.

O halde ulusalcı düşünce kontrol altına alınmalı, seçkinlerin ve ordunun ülke üzerindeki etkinliği sona erdirilmeli, AB reformları aracılığıyla yenidünya düzenini benimseyen, ancak aynı zamanda İslamcı bir anlayış (yani Fazilet Partisi içinde bulunan AB’ciler) tek başına iktidar olmalı..

Biraz düşünün yıl 2000, iktidarda üç partili koalisyon var, göreceli olsa da aralarında bir sorun yok, Apo yakalanmış ve terör eylemleri yok derecede az, ufukta ekonomik kriz beklentisi bulunmuyor, Ecevit henüz hastalanmamış, AKP kurulmamış,  ama sihirli küresine bakan Makovsky yukarıdaki niyet ve öngörülerde bulunabiliyor. Kaldı ki 1999 genel seçimlerinde Refah Partisinin yerine kurulan Fazilet % 6 oy kaybıyla üçüncü parti iken dahi, İslamcı bir hükümetin tek başına iktidara gelmesinden söz ediyor.

Şimdi sonrasında neler olduğuna bakalım: Alan Makovski’nin Fazilet içinde AB üyeliğini destekleyenler olarak belirttiği Abdullah Gül, Bülent Arınç ve Recep Tayyip Erdoğan önderliğindeki kişiler önce partide yönetimi ele geçirmek için genel başkanlık yarışına giriyor ve kaybedince de partiden koparak, 14 Ağustos 2001 günü Adalet ve Kalkınma Partisini kuruyorlar.

AKP, kuruluşundan sadece 1,5 yıl sonra büyük bir oy desteğiyle tek başına iktidar oluyor ve iktidarı destekleyen çevreler Türkiye’nin istikrarlı bir hükümete sahip olmasını alkışlıyorlar. Yeni iktidara hem söylem bazında ve hem de finansman açısından görülmedik bir dış destek sağlanıyor. İktidar partisinin ilk demeçleri AB’ye tam üyelik, demokrasi ve özgürlük konularında oluyor.

AB’ye uyum süreci gerekçesine dayanılarak ordunun siyasal yapı ve dış ilişkilerle ilgili etkinliğine yönelik önemli kısıtlamalar getirilip, burun sürtme işlemleri başlıyor. MGK etkisizleştiriliyor. Derin devlet yapılanmalarına mensup oldukları iddiasıyla ulusalcılara yönelik adli operasyonlar başlıyor.

Bazı askerlerle ilgili darbe girişiminde bulundukları gerekçesiyle soruşturmalar ortaya çıkıyor. Kimi çevrelere göre iktidara yönelik darbe son anda önleniyor. Bu noktada asker içindeki gizli bilgiler ortaya dökülüyor.

Alan Makovski’nin Türkiye’nin dış politika önerisinde belirttiği düşüncelerle benzer anlayışa sahip Ahmet Davudoğlu, önce Başbakanlık Başdanışmanlığına getirilip, bilahare Dışişleri Bakanı oluyor. Türkiye’nin dış politikası yıllardır sürdürdüğü çizgiden farklı bir kulvara giriyor. Komşularla sıfır sorun ve aktif dış politika söylemlerinin ardından ülkemizle ilgili olsun olmasın, bölgedeki hemen her konuyla ilgilenilmeye başlanıyor. Nedense bu politikalar çoğunlukla ABD işine gelen sonuçlar yaratıyor.

Bu girişimlerden sonra slogan hep aynı; Türkiye bölgenin en güçlü, en istikrarlı ve örnek alınacak ülkesidir.

İşte böyle, Weissman ve Makovsky röportajlarını aktardığımız iki yazıyı bir araya getirdiğimizde şöyle bir sonuca varmak mümkün; 28 Şubatta uyumsuz siyasal İslamcıların önünü asker aracılığıyla kesen de, çok değil 4 yıl sonra uyumlu siyasal İslamcılara iktidar yolunu açıp, bu yapıyı iktidarda tutan da aynı odak ve beyinlerdir. Dolayısıyla “28 Şubatın mağduru” edebiyatına bir de bu gözle bakmak gerekir.

Yazıyı fazla uzatmamak için; neden siyasal İslamcıların iktidarı, millet 1.5 yıllık partiye neden bu denli oy verdi ve 28 Şubat sürecinde laiklerin duyarlılığını nasıl değerlendirmek lazım, bu süreci ABD operasyonu olarak nitelemek ne denli doğru, 27 Nisan Bildirisindeki dik duruşu nasıl anlamalı ve sözün özü AKP gerçekte nedir sorularının yanıtı ise bir başka yazıda..

YORUMLAR
YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.