12 Haziran 2026
Altın 6262.34
BIST 14047.33
Dolar 46.2622
Euro 53.5695
Sterlin 61.8007
Ankara 29°C

Diğer Yazılar

HSYK SEÇİMLERİ

HSYK SEÇİMLERİ

 

Bugün yeni Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) ve bu yapının oluşumuna ilişkin seçimler üzerinde duracağız.

 

            Gelinen noktada 22 kişilik HSYK’da; Danıştay ve Yargıtay’dan gelenler dışındaki tüm üyeler AKP iktidarının genel politikalarına yakın, hatta bu yönde tavır göstermekten kaçınmayanlardan oluşuyor. Yani kurulda iktidarın 17’ye 5 gibi çoğunluğu bulunuyor.

            HSYK’nın yarıdan bir fazla oyla karar aldığını da göz önünde tutarsak, kurulun mevcut yapısı itibarıyla artık bir iktidar organı haline geldiğini söyleyebiliriz. Cumhurbaşkanının ve yüksek yargının tercihinin ne yönde olacağı baştan belliydi. Biri iktidarın istediklerini, diğeri istemediklerini seçtiler.

            Lakin bizim yazımızda değerlendireceğimiz asıl konu 17 Ekim günü yapılan seçimde Türkiye’de görev yapan hâkim ve savcıların seçtikleri 10 üyenin de iktidara yakın kişiler olması. Bakanlığın listesi olarak lanse edilen isimlerin hem de açık oy farkıyla seçilmelerinin nedenleri üzerinde durmak gerekir diye düşünüyoruz.

            Acaba yargı mensupları (mesleki anlamda) kendi kaderlerini tayin ederken hangi duygu ve düşüncelerle siyasi iktidara teslim olma yolunu seçtiler?

Bunun çeşitli nedenlerini aşağıda maddeler halinde belirteceğiz. Ancak önce ortada bir listenin var olup olmadığını konusuna bakalım. Şimdilerde ne kadar yalanlanmaya çalışılırsa çalışılsın, HSYK seçimlerine Adalet Bakanlığının hazırladığı listeyle girildi.

Yüksek yargıya yönelik operasyonda sistematik yöntemler izleyen, anayasa değişikliğini geçirmek için hemen her yolu deneyen, maddelerdeki tek bir cümleyi bile kendisine yarar düşüncesiyle dizayn eden bir anlayışın, HSYK oylamasını hesaba katmaması ve nasıl sonuçlanacağını bilmemesi mümkün mü?

Ya da böylesi bir hazırlık döneminden sonra Adalet Bakanlığının listesi olmadığını savunabilmek ne denli inandırıcı olur? Seçim öncesi bazı gazetelerde yayınlanan listenin aynen seçilmiş olması ilahi bir tezahür mü?

Seçilen adaylara İstanbul’un merkezinden tutun da, en ücra ilçeye kadar aynı oranlarda oy verilmiş olması planlı çalışmanın en önemli kanıtıdır. Ayrıca seçilenlerden bazılarını tanıyan biri olarak söylemem gerekirse, ortalama 5.000 dolayında oy alan bu kişiler liste kapsamında olmadan yani bireysel olarak seçime girseler inanın 50 oy bile alamazlardı.

Bakanlığın listesi olduğu gibi YARSAV da seçime ayrı bir listeyle girmişti, ancak yargı mensupları ezici bir çoğunlukla bakanlık listesine oy verdiler.

 

Adalet Bakanlığının daha doğrusu siyasi otoritenin hazırladığı listenin bu denli rağbet görmesinin bazı nedenlerine bakalım:

1. Yüksek Yargı ve Eski Kurul Yapısına Yönelik Tepki:

            Hâkim ve savcıların gelecekleri için HSYK’dan daha önemli bir kurum yoktur. Zira mesleğe girişlerinden başlayarak; atanmaları, haklarındaki adli ve idari soruşturmalar, meslekte yükselmeleri ile Yargıtay ve Danıştay üyeliğine seçilmeleri bu kurulun vereceği kararlara bağlıdır.

            Örneğin meslek içinde Diyarbakır da, İzmir de 1. bölge yerlerdir. Kurul, aynı kıdem ve başarı durumuna sahip olanlardan birini Diyarbakır’a diğerini ise İzmir’e tayin edebilir.

Ya da aynı disiplin suçunu işleyenlerden birini alt bölgeye sürebilirken, diğerine hiç ceza vermeyebilir.

Kaldı ki kurulda; unvanlı bir makama veya yüksek mahkemelere üye seçiminde tanıdık birini atamak neredeyse gelenek haline gelmiştir. Dost-ahbap ilişkisi pek çok kapıyı açan ve belayı savuşturan önemli bir olgudur.

İşte bu nedenlerle işi düşen her yargı mensubu soluğu HSYK’da alır. Yanında hatırlı bir yüksek yargıç olmadan oraya gidenler günlerce kurul üyelerinin kapısında beklemek zorunda kalır, talepleri nedeniyle azarlanır, derdini anlatırken dakikalarca ayakta bekletilir, makam odalarına toplu olarak kabul edilenler özel bilgilerini paylaşamaz ve meramını anlatamadan kovulabilirler.

Buna karşın referansla gidenleri güler yüz ile sevecen bakışlar karşılar ve istediklerini de çoğunlukla alırlar.

Yönetici durumdaki yüksek yargıçların, kürsüde görev yapanlara yönelik bu tavırlarına hemen herkes maruz kalmıştır. Dolayısıyla hâkim ve savcılar yaşadıkları bu olumsuzlukları anımsayarak tepkilerini verdikleri oyla göstermişlerdir.

Zira öteden beri kürsüde görev yapanlarla, yüksek yargıçlar arasında meslek içi ilişkilerden kaynaklı kıskançlık veya adam yerine konmama gibi nedenlerle anlaşmazlık bulunmaktadır. 

Dolayısıyla kürsüde yer alanlar düşmanımın dostu benim de dostumdur anlayışıyla, AKP iktidarıyla çatışma halindeki yüksek yargıdan bir tür intikam almış ve onların tepeden bakış açısına karşılık, sonuçlarını kestiremeseler de siyasi otoriteye teslim olmayı yeğlemişlerdir.

Zira çoğu, nasılsa bir siyasetçi bulup, devreye sokar ve işimizi hallederiz düşüncesindedirler.

2. YARSAV Faktörü:

Bu mesleki örgüt başlangıçta iyi bir amaç için kurulmuş, hâkim ve savcılar açısından olumsuz sonuçlar doğuran pek çok düzenlemeye karşı yargısal anlamda mücadelede başarı elde etmiştir.

Bu nedenle de iktidar kanadında belirgin bir YARSAV düşmanlığı gelişmiş; bu yapıyı kapatma, üyeleri hakkında asılsız soruşturmalar açma, üye olmak isteyenlere baskı uygulama, iktidarın uzaktan kumandasında başka örgütlenmeler kurma ve gerçeğe aykırı bilgilerle kamuoyu oluşturma gibi yöntemlerle çeşitli kampanyalar yürütülmüştür.

Dolayısıyla YARSAV’a üyelik konusunda korku hali yaşayan ve dezenformasyon girişimleriyle aklı karışan hakim ve savcılar, bu meslek örgütlenmesine mesafeli durmak zorunda kalmışlardır.

Bu olgular bir yana YARSAV’ın kendi içinde yönetim yanlışları da bir etken olarak ortaya çıkmıştır. Belki de yöneticilerinin deneyimsizliği sonucu olarak gelişen bazı olaylar YARSAV’ı itici bir noktaya getirmiştir.

Örneğin başlangıçtaki olaylara mesleki açıdan bakıştan giderek uzaklaşılmış ve popülist bir politik dil kullanımı yaygın hale gelmiştir. Keza kafa tutan tarzdaki açıklamalar negatif etki yaratmış ve aleyhe propagandalar için ortam sağlamıştır.

Ayrıca kişiliği, eylemleri ve hamle nedenlerine bakılmaksızın iktidar karşıtı girişim sergileyen hemen herkesin YARSAV tarafından sahiplenildiği görünümünün yaratılması mesleki örgüte kuşkuyla bakılmasına neden olmuştur.

Sonuçları iyi değerlendirilmeyen kitlesel toplantılarda boy göstermeler, bazı yöneticilerin kendilerini ön plana çıkarma girişimleriyle ekran ekran dolaşmaları, kürsüde yer alanlardan çok yüksek yargıdaki belli bir grupla dirsek teması içine girilmesi ve onların yönlendirmesine bağlı tavırlar sergilenmesi, oluşan antipatik ortamı daha da belirgin hale getirmiştir.

Kısaca yıllardır işin hamallığını çeken kürsü yargıçları tepki duydukları yüksek yargıyla sıkı bağlar geliştiren bir mesleki örgütlenmesini sahiplenmemişlerdir.

3. Seçimde Etken Olan Politik Eğilimler:

Adli yargıda 10.430 ve idari yargıda ise 1.278 yargı mensubu görev yaparken, bunlardan 121’i oy kullanmamış ve 171’inin oy ise geçersiz sayılmıştır.

Uzun yıllar meslekte kalan ve 2004–2009 yılları arasında Adalet Akademisinde öğretim üyeliği yapan biri olarak yargı kurumundaki yaşlı-genç pek çok insanı bilen biriyim. Ayrıca mesleki kıdemi, siyasi düşüncesi, etnik kimliği, inancı ve mezhebi nedeniyle iyi tanıdığım ve halen görevde olduklarından adlarını belirtmeyeceğim bazı adayları baz alarak ve de belli yerlerdeki oy dağılımlarına bakarak genel bir saptama yapmam mümkün bulunuyor.

Buna göre;

Son sekiz yılda göreve alınanlardan adli yargıdaki en az 3/4’ünün, idari yargıda ise neredeyse tümünün iktidarın anlayışını benimseyenlerden seçildiği sonucunu çıkarmak mümkündür.

Öncelikle bu rakamlar yargı alanında kadrolaşmanın ne boyuta ulaştığını göstermesi açısından önemlidir.  

Yine seçim sonucuna dayanarak kürsüde görev yapanlardan genel olarak 4.500’ünün muhafazakâr, 2.600’ünün sol ve 2.200’ünün ise ülkücü düşünce yapısına sahip olduklarını söyleyebiliriz.

Geriye kalan yaklaşık 2.000 kişi ise; belirgin bir düşüncesi olmayan, mesleki kırgınlık yaşayan ve liberallerden oluşuyor.

Bu sayısal verileri temel alıp, üye seçilmek için en az 4.500 oy gerektiğini de göz önünde tutarsak, önceden planlanmış bakanlık listesinin tulum çıkarmış olması sürpriz sayılamaz.

4.Bakanlık Listesinin Başarı Sırrı:

Gerek Adalet Bakanlığının ve gerekse YARSAV’ın listesi koalisyon biçiminde hazırlanmıştı. Koalisyonun ortak noktası ülkücülerin listeye dâhil edilmesi şeklindeydi.

Buna göre birinde tarikat-cemaat anlayışıyla ülkücüler, diğerinde ise sosyal demokratlarla ülkücüler bir araya getirilmişti.

Seçim sonuçlarına dayanarak birinci aşının tuttuğunu, ikincisinin ise hayal kırıklığı yarattığını görebiliriz.

YARSAV’ın aşısının tutmamasının iki nedeni bulunmaktadır. İlki 12 Eylül öncesine dayanıyor. Öğrenci olaylarının önemli odak noktalarından Ankara ve İstanbul Hukuk Fakültelerinde aynı yıllarda okuyan ve o dönemde can düşmanı olan yargı mensupları geçmişi unutmadıklarını göstermek istercesine birbirlerine oy vermemişlerdir.

İkinci olarak iktidarın son dönemde ortaya koyduğu ülkücü tabana yönelik devşirme girişimleri kendileri açısından işe yaramıştır.

Buna karşın bakanlık listesi; belli dengeleri içermesi, binlerce tarikat ve cemaat avukatının sahaya sürülmesi, genç seçmenleri etkilemek için Adalet Akademisinde görev almış kişilerin listeye konması, başsavcıların propaganda için kullanılması ile psikolojik baskı ortamının yaratılması sonucu seçimden kazançlı çıkmıştır.

5.Yargıçların Teslimiyet Duygusu:

Yargı; gerçek demokrasilerde yürütmenin keyfi davranışları karşısında en önemli denetim mekanizmasıdır ve yargı mensupları bu işlevleri nedeniyle hemen her iktidar tarafından hedef tahtasına konurlar.

Buna karşın yargıçlar da sadece siyasi otoritenin değil, hiçbir gücün etkisinde kalmadan karar alma yürekliliğini göstermek durumundadırlar.

Bir ülkedeki demokrasi düzeyi; yargıçlarının kararlılık, tarafsızlık, bağımsızlık ve yürekliliğiyle ölçülür. 

Keza bu kapsamda HSYK’da yapılan seçim sonucu yargı mensuplarının kendi geleceklerini siyasi otoriteye teslim etmiş olmaları, demokratik geleceğimiz açısından kaygı vericidir.

Lakin teslimiyet benim için hiç şaşırtıcı değil, bu olgu Türk yargısının, hatta genel olarak bürokrasinin en büyük hastalıklarından birinin göstergesidir. O da egemen güce teslim olmadır.

Bunda en önemli neden, gerçek “hukuk adamı” olgusunu içselleştirememektir. Hukuk adamlığı; idealizmi, hukukun üstünlüğüne inancı, kimsenin adamı olmama ilkesini, Anayasal bakış açısını ve yansızlığı ifade eder.

Oysa sağlıklı demokrasinin yerleşmediği ülkelerde yeterli güvence olmadığından gerçek hukuk adamlığı kavramı yerleşemez ve algılanamaz. Bu tür ülkelerde yargı zaman içinde asıl işlevi yerine, egemen gücün muhafızı haline gelir ve yargı kararlarına dönemsel bakış açısı yön vermeye başlar.

Bu tespitten yola çıkarak söylemek gerekirse; ülkemizdeki çoğu hakim-savcı yıllarca kürsüde kalmanın sonucu olarak pek çok olaya tanık olur ve türlü karakterdeki insanlarla karşılaşırlar. Yıllar boyunca muhakeme yetenekleri geliştiğinden başlarına gelecekleri önceden hisseder ve ona göre tavır belirlemeye başlarlar.

Yargı mensuplarında; Adalet ve Kalkınma Partisinin kesintisiz süren iktidar sürecinde yargıyı ele geçireceği yönünde yaygın bir kanı oluşmuş ve zaten büyük bir çoğunluğu iktidara teslim olma yolunda çoktan pozisyon almışlardı.

Dikkat ederseniz bu iktidar dönemindeki yolsuzluk iddiaları, diğer iktidarlardan fersah fersah fazla, lakin önemli bir yolsuzluk soruşturmasına yıllardır hiç rastlamıyoruz. Açılan soruşturmalarsa ya sürüncemede bırakılıyor ya da işin esasına girmeden verilen takipsizlik ve beraat kararları birbirini kovalıyor.

Büyük yolsuzluk operasyonları olarak lanse edilen soruşturmaların önemli failleri ne hikmetse daire müdürlerinden öteye gidemiyor.

Bir başka egemen gücün etkisiyle 28 Şubat sürecinde sokaklardan sarıklı-cübbeli toplanırken, şimdi onlara dönüp bakan bile yok. Bir dönem Öcalan’a “sayın” denip denmediğini belirlemek ve soruşturma açmak için her demeç can kulağıyla dinlenirken, iktidarın açılım sürecini olumsuz etkilemesin diye, havada uçuşan “sayın” sözcüklerine gülünüp geçiliyor.

Adalet Bakanları kendilerine siyasi getirileri olan işler yapan savcı ve hâkimlerin açıkça suç teşkil eden eylemlerine karşı koruma kalkanı görevi yaparlarken, hoşa gitmeyen soruşturmalar gerçekleştiren ve kararlar alanların dünyalarını karartıyorlar.

Toplumda yankı uyandıran soruşturmaların hemen hemen tümünden iktidar partisine siyasi yarar veya stratejik çıkış ortamı sağlayan sonuçlar çıkıyor. İktidara karşı bayrak açanlar eninde sonunda içeri tıkılıp, uzunca süre güneş yüzü göremiyorlar.

Neden? Zira savcılar ve hâkimler korkuyor. Çoğunun telefonu dinleniyor. Özel yaşamları dillere düşürülüyor. Hoşa gitmeyenlerin kapısından adalet müfettişleri eksik olmuyor. Yüksek yargı, iktidarla polemiğe girme dışında kürsüde görev alanlara yeterince sahip çıkmıyor. Polis gücü tümüyle iktidarın emrine amade edilmiş. Basın hukuksuzluk ve yolsuzluk iddialarını gündeme getirip kamuoyu oluşturmaktan çekiniyor. Jandarmanın görev alanı o denli sınırlanmış ve askerler o denli örselenmişler ki, kimsenin elini taşın altına sokmaya ve dertsiz başına dert almaya niyeti yok.

Tüm bu olan biteni gören yargı mensupları görevlerinin gereklerini yaparak çile çekmek yerine, boyun eğmeyi uygun buluyorlar.

Bu açıdan bakınca yargı zaten uzunca süredir iktidarın kontrol alanına girmişti ve bu fiili durum son HSYK seçimlerinde kanıtlandı o kadar.

Kısaca iktidar kanadından çok dillendirilen bir slogan var ya; “üstünlerin hukukundan, hukukun üstünlüğüne geçeceğiz” diye. Bu sözler gerçeği yansıtmıyor.

Gerçeği şöyle; “üstünlerin hukukundan, bir başka üstünlerin hukukuna geçildi” bütün mesele bu. HSYK seçimleri de bunu onaylamaktan öte bir anlam taşımıyor.

Yargıyı kendi amaçları doğrultusunda dizayn etmeye yeltenenlerin de ve eski üstünlerden kurtulalım derken, kendilerini yeni üstünlere teslim edenlerin de aklını başına getirecek tek olgu zamandır. Keza ülkemizde gerçek hukuk adamları hiç de az değildir.

YORUMLAR
YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.