KCK Davasında Kürtçe Savunma Krizi
KCK Davası’nda sanıkların Kürtçe savunma yapmak istemeleri ve bu talebin mahkemece reddedilmesiyle ilgili hukuki bir değerlendirme yapmanın gerekli olduğu kanısına vardık.
Diyarbakır Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesinde süren davada bir sorun var ve o da sanıkların Kürtçe ifade verme yönündeki tavırları ile mahkemenin bu talepleri reddetmesi. Bu nedenle sanık ifadeleri bir türlü alınamıyor. Kaldı ki, mahkemenin Kürtçe için “bilinmeyen dil” tanımlaması yapması farklı bakış açısına sahip kişilerce de eleştiri konusu yapıldı.
Önce yasal mevzuata göz atalım.
Ceza Muhakemesi Yasasının 202. maddesinin 1. fıkrası; “Sanık veya mağdur, meramını anlatabilecek ölçüde Türkçe bilmiyorsa; mahkeme tarafından atanan tercüman aracılığıyla duruşmadaki iddia ve savunmaya ilişkin esaslı noktalar tercüme edilir.” biçiminde düzenlenmiştir.
Aynı yasanın 324. maddesinin 5. fıkrası ise; “Türkçe bilmeyen ya da engelli olan şüpheli, sanık, mağdur veya tanık için görevlendirilen tercümanın giderleri, yargılama gideri sayılmaz ve bu giderler Devlet Hazinesince karşılanır” şeklindedir.
Özetle bu maddelerle; mahkeme ve savcılıklara meramını anlatabilecek ölçüde Türkçe bilmeyenler için ücreti sanıktan tahsil edilmeyen tercüman atama zorunluluğu getirilmiştir.
KCK Davasında yargılanan sanıkların büyük bir çoğunluğunun üniversite ve lise mezunu olduğunu, soruşturma aşamasında poliste, savcılıkta ve sorgu sırasında Türkçe ifade verdiklerini göz önünde tutarsak meramını anlatabilecek ölçüde Türkçe bilmediklerini öne sürmek mümkün değildir.
Dolayısıyla bu durumdaki sanıkların Türkçe bildikleri halde, politik bir amaç için Kürtçe ifade verme girişiminde bulunduklarına kuşku yoktur. Bu açıdan bakıldığında mahkemenin Kürtçe ifade taleplerini reddetmesi doğru bir karardır.
* * *
Ancak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin bu konudaki yaklaşımına da değinmemiz gerekmektedir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) adil yargılama hakkını içeren 6. maddesinin 3. fıkrasının (b bendi) her sanığın savunmasını hazırlamak için gerekli zamana ve kolaylıklara sahip olma, (c bendi) kendi kendini savunma ve (e bendi) ise duruşmada kullanılan dili anlamaz ve konuşamazsa bir tercümanın yardımından para ödemeksizin yararlanma haklarını düzenlemektedir.
Dolayısıyla AİHS ile bizdeki mevzuatın benzediğini söyleyebiliriz. Bu durumdan yola çıkarak emsal bir karar niteliğindeki Leyla Zana Davası üzerinde duralım.
Leyla Zana; istinabe yoluyla ifade alımı için çağrıldığı Aydın Ağır Ceza Mahkemesinde Kürtçe ifade vermek istediğini söylemiş, mahkemece bu talep karşılanmamıştır. Keza davaya bakan Diyarbakır’daki mahkeme ise sanığın bu tutumunu savunma hakkından vazgeçme olarak kabul etmiş ve ifade almadan davayı sonuçlandırmıştır.
Mahkemenin kararına karşı Leyla Zana’nın avukatları tarafından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde (AİHM) başvurulmuştur.
Buna dair AİHM’nin 15.11.1997 tarihli kararında; Kürtçe ifade verme talebinin savunma hakkından vazgeçme olarak kabul edilemeyeceği belirtilerek, savunma hakkının ihlal edildiği sonucuna varılmış ve Türkiye tazminata mahkûm edilmiştir.
Bu kararda dikkat edilmesi gereken husus sanığa ücretsiz tercüman atanmaması değil, savunmasının alınmamış olduğunun tespitidir. Yani AİHM, Leyla Zana’nın Türkçe bilmesine rağmen ve Kürtçe de olsa ifadesinin alınmamasını savunma hakkının ihlali (6/3-b ve c bentleri) mahiyetinde görmüştür.
AİHM’nin kararından yola çıkarak; bildiği bir resmi dile rağmen başka dilde ifade vermek isteyenin talebi doğrultusunda ifadesinin alınması gerektiği sonucuna varabiliriz.
Resmi dili bili bilenle bilmeyen arasındaki tek fark; bilenler için tercüman giderlerinin Devlet Hazinesi üzerinde bırakılmayıp, mahkûmiyeti halinde sanıktan tahsil edilmesi şeklindedir.
Dolayısıyla yeniden KCK Davasına dönecek olursak; mahkemece Kürtçe ifade verme ısrarı üzerine sanıkların savunmaları alınmadan karar verilmesi durumunda, AİHM tarafından Leyla Zana kararında olduğu gibi çok miktarda savunma hakkının ihlaline hükmedilebilecektir.
Kaldı ki AİHM kararı esas alınarak yargılamanın yenilenmesi halinde, yani eninde sonunda ifadelerin Kürtçe alınması olgusuyla yüz yüze kalınacaktır.
Keza KCK veya benzeri davalarda inatlaşmanın sürmesi ve savunma alınamadığından davanın sonuçlandırılamaması halinde ise, bu kez de davanın uzun sürmesi nedeniyle adil yargılama ilkesinin ihlali nedeniyle mahkûm edileceğiz.
Kısaca AİHM’nin geçmişteki kararları karşısında Kürtçe ifade krizi nedeniyle dava bitse de, bitmese de tazminat ödeme sorunu bizi beklemektedir.
KCK Davalarında 1.500’ün üzerinde sanığın yargılandığını ve BDP genel başkanının bundan böyle tüm ifadelerin Kürtçe verilmesi çağrısını da göz önüne alırsak, ödenmesi olası tazminat miktarı bir hayli fazladır.
Zira “Dostane Çözüm” yani Türkiye’nin davayı kabul etmesi halinde her bir sanık için devletin kasasından ortalama 10.000 Euro çıkacağını hatırlatalım. Davayı kabul etmemenin maliyetinin ise en az iki kat olacağını söyleyelim.
Tabii ki, bu paralar sanıklara ödenecektir. Dolayısıyla işsizliğin kol gezdiği Güneydoğuda suçsuz yere yatanlar için iyi bir gelir kaynağı olacağına kuşku yoktur.
Lakin terör örgütü üyesi olan sanıklara ödenecek tazminatın örgüte maddi katkı sağlamak için kullanılacağını düşünmek de zor olmasa gerek. Yani böylelikle devlet eliyle terörün finansmanına katkı sağlamak da olasıdır.
Peki! Ne yapmalı?
Öncelikle mahkemeler bir davada işin politik veya stratejik boyutuna bakmamalıdır. Yargılama makamı için asıl olan önündeki dosyanın içeriği, hukuki mevzuat ve altına imza attığımız uluslararası sözleşmelerdir.
Hele ki taleplere duygusal açıdan bakarak, sanıklarla inatlaşmaya gitmek akılcı olmadığı gibi, hukuki de değildir.
Ayrıca mahkemeler bir kamu davasına bakarken, yürütmenin politikasına ve bakış açısına bağlı tutum yerine, hukukun genel prensiplerine uygun hareket etmek durumundadır.
Bir sanığın düşüncesini beğenmeyebilir, nefret edebilir, hatta talebini yerine getirdiğinizde politik amacına hizmet edeceğinizi de düşünebilirsiniz. Ancak yapmanız gereken adil bir yargılama gerçekleştirmek ve de sonuca bir an önce ulaşmaktır.
Çoğu sanığın Kürtçe ifade ısrarlarının örgütsel bir tutum olduğuna kuşku bulunmamaktadır. Keza bu davranışı politik kazamın için devlete kafa tutuş olarak değerlendirmek de mümkündür. Ancak savunmanın kutsallığı ilkesi de zedelenmemelidir.
Bu nedenlerle davanın sağlıklı yürümesi ve ileride bir savunma ihlali sorunuyla sakatlanmaması açısından mahkemece tercüman atanmalı, bu şekilde sanık ifadeleri alınmalı ve gerçekte Türkçe bilen sanığın mahkûmiyeti halinde ise tercüman giderleri (hazineye değil) sanıklara yüklenmelidir. Hukuken yapılması gereken budur.
Ha! İşin bir çözüm yolu daha var: Madem devlet yetkilileri İmralı ile Kandil arasında posta görevi görüyor, bir haberleşme de KCK Davasıyla sağlanırsa sanıklar Türkçe şakımaya başlarlar olur biter.
