Ömer Süha ALDAN

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Tarihten Bir Kesit: 09 Mart 1971

12 Mart 2010 Cuma 12:00

Tarihten Bir Kesit: 09 Mart 1971

 

Geçmişle ilgili değerlendirmeler yapılırken genellikle 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat dönemleri üzerinde durulur. Ancak 09-10-11 Mart 1971 günleri yaşananlar pek bilinmez. Bu açıdan yakın tarihimize bakmanın yerinde olacağını düşündüm.

 

            Söz 9 Martçılar meselesine gelince iş sadece Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve arkadaşlarına bağlanır. Solcular o günlerden destansı bir anlayışla söz ederken, sağcılar bu yaklaşıma tepki gösterirler.

Biz bugün Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının yaptıkları, amaçları ve başlarından geçenlerden söz etmeyeceğiz. O günlere başka bir açıdan bakacağız.

            Keza 2002 sonrasını başka bir yazıda değerlendirdiğimizde, arada ne ilginç benzerlikler olduğunu gözlemleyecek ve bugün yaşadığımız süreci daha iyi anlayabileceksiniz. (Konunun bütünlüğünü bozmama adına yazı biraz uzun oldu. Umarım sıkılmadan okursunuz.)

 

1965 ve 1969 seçimlerinde tek başına iktidar olan Süleyman Demirel Başbakanlığındaki Adalet Partisi hükümeti, ekonomik anlamda önemli hamleler yaptı. 1960’da devrilen Demokrat Partinin devamı niteliğindeki AP ile ihtilali yapan askerlerin birbirlerine sempati duyduklarından söz edilemezdi. Buna rağmen başlangıçta Demirel ile ordu arasında önemli bir sorun yaşanmadı.

            Ancak altmışlı yılların sonlarına doğru öğrenci ve işçi hareketlerinde bir ivmelenme başladı. Yani o yıllarda sol hareket toplumsal taban bulmakta güçlük çekmiyor ve sendikal örgütlenme de hız kazanıyordu.

            Nitekim 01 Nisan 1969 günü Beyaz Saray’da bir araya gelen ABD Başkanı Richard Nixon ile Başbakan Süleyman Demirel arasında geçen konuşmada; gençlik hareketleri ve komünizm tehlikesi üzerinde duruldu. Demirel, gençlik eylemlerini önleyemediği taktirde sonucun her iki ülke açısından da olumsuz sonuçlar doğurabileceğini belirtiyordu.

Durum böyle iken, Demirel 1960 darbesinin rövanşı niteliğinde olarak Celal Bayar ve eski Demokrat Partililerin siyasi yasaklarının kaldırılması yönünde düzenleme yapmaya niyetlendi. Buna kesinlikle karşı olan askerler ise, 16 Mayıs 1969 günü darbe yapmaya karar verdiler.

Demirel, oluşabilecek darbeyi öngörüp düzenlemeden vazgeçince, askerler de darbe girişimini ileriye attılar.

15-16 Haziran 1970’de işçilerin sendika değiştirmelerini kısıtlayan yasanın meclisten geçirilmesine tepki olarak ilk büyük işçi eylemi gerçekleştirildi. İstanbul’daki 75.000 işçinin katıldığı eylemlerde iki işçi ile birer polis ve esnaf hayatlarını kaybettiler. Öğrenci olayları giderek artıyordu.

Ordu içinde bu olaylarla yeterince mücadele edilmediği ve hükümetin işbaşından gitmesi gerektiği yönünde görüşler gün yüzüne çıkmaya başladı.

 O dönemde ABD için önemli bir sorun, Türkiye’deki haşhaş üretimi idi. Bitkinin üretiminin yasaklanmasını istiyorlardı. Başbakan Demirel ise, seçmen tabanının köylüye dayanması nedeniyle haşhaş bitkisinin üretimini durdurmaya yanaşmıyordu.

Öte yandan Demirel’in, Amerikancı olduğu imajını kırma adına Sovyetler Birliği ile yakınlaşma girişimi iktidar ile ABD arasında soğuk bir ortam yaratmıştı. ABD’nin, Demirel’e olan güveni giderek kayboluyordu.

Bunlara ilaveten Adalet Partisi tipik bir sermaye partisi iken, seçmen tabanı toprak ağası ve tüccardan oluşan Anadolu eşrafı ile köylü sınıfına dayanıyordu. Dolayısıyla parti bu kesimleri de memnun etmek zorundaydı.

Ancak yabancılarla işbirliği içindeki tekelci sermaye tüm kesimlerden önce kendisinin memnun edilmesi düşüncesine yeterince karşılık göremeyince, Demirel dışındaki alternatifleri değerlendirmeye başlamıştı. 

Sonuçta Başbakan Demirel; gerek ABD, gerek sermaye ve gerekse askerin anlaşmazlığa düştüğü biri haline geliyor ve bir yandan da sol hareket giderek tabanını genişletiyordu.

* * *

Aynı dönemde Doğan Avcıoğlu’nun başını çektiği bir grup Kemalist sol aydın, Yön Dergisi etrafında toplanarak, ülkede milli demokratik devrim yapılması gerektiği düşüncesinde birleştiler. Keza böyle bir devrimin asker katkısı olmadan başarıya ulaşamayacağını düşündüklerinden bu kanatla da bağlantı kurdular.

Aslında Doğan Avcıoğlu ile beraber bu grubun perde gerisindeki lideri emekli General Cemal Madanoğlu idi. Asker içinde ise Tümgeneral Celil Gürkan önderliğinde bir grup genç subay da bu düşünceyi destekliyorlardı. Bu anlayışta olanlara sonraki yıllarda 9 Martçılar adı verilecekti.

Grubun içinde bulunanlardan bazı örnekler verelim. Hasan Cemal, Uluç Gürkan, İlhami Soysal, İlhan Selçuk, Uğur Mumcu…

Milli Demokratik Devrim yapmak isteyenler, Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler ile Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur’u, ülke yönetimine el koyma konusunda ikna ettiler. Ancak böyle bir harekete Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç ile 1. Ordu Komutanı Faik Türün kesinlikle karşıydılar.

Yapılacak bir darbe sonrasına ilişkin olarak programlar hazırlanmıştı. Plana göre Faruk Gürler Cumhurbaşkanı, Muhsin Batur ise Başbakan olacaktı.

Ancak Milli Demokratik Devrimcilerin bilmediği bir şey vardı. Cemal Madanoğlu’nun sağ kolu olan Mahir Kaynak, MİT elamanı idi. Dolayısıyla sivil kanadın içinde olan bitenleri anında MİT’e ulaştırıyordu. Keza o yıllarda bu istihbarat birimi ile CİA arasında önemli bir bilgi paylaşımı söz konusuydu. Ayrıca çoğu görevlinin maaşı CİA’dan geliyordu.

Öte yandan NATO’da uzun yıllar çalışmış Korgeneral Atıf Erçıkan ise, 9 Martçıların askeri kanadının içinde yer alan bir köstebekti. İşin ilginç yanı toplantılarda en hararetli konuşmaları yapan, örneğin devrim sırasında Çankaya Köşküne Sten otomatik tüfekle dalacağını söyleyen kişiydi. Böyle cevval sözler söylese de konuşmaları teybe kaydedip, ertesi gün Genelkurmay Başkanına dinletiyordu.

Bu arada 9 Martçılar arasında anlaşmazlık baş göstermeye başlamıştı. Celil Gürkan’ın kafasındaki rejim biçimiyle, Faruk Gürler ve Muhsin Batur’un anlayışı farklılıklar arz ediyordu. Bir süre sonra iki kuvvet komutanında, darbe sonrası tasfiye edilecekleri yönünde endişe oluşmaya başladı.

7 Mart akşamı yapılan bir toplantıda, Faruk Gürler’in isteksizliği gündeme getirilip, gerekirse o olmadan darbenin gerçekleştirilmesi kararlaştırıldı. Darbe günü olarak 9 Mart gecesi seçildi. Tabi bu toplantıda konuşulanları kaydeden Atıf Erçıkan, bu kez de olan biteni Faruk Gürler’e aktardı.

Nitekim Faruk Gürler, 9 Mart günü hava kuvvetlerinde gerçekleştirilen son toplantıda darbeyi durdurma kararını verdiğini açıkladı. Sonra da saf değiştirip Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç’la irtibata geçti ve yol arkadaşlarını yalnız bıraktı.

Gelişmeleri öğrenen Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç, komuta konseyini toplantıya çağırdı.

10 Mart günü saat 10.00’da başlayan ve sekiz saat süren bu toplantıda ülkede yaşanan öğrenci olayları ve 4 ABD’li askerin kaçırılması gündeme getirilecek ve darbe yapılıp yapılmayacağına karar verilecekti.

Bu toplantıdaki konuşmalar hemen o günün gecesi CİA tarafından ayrıntısıyla öğrenilerek, istasyon şefi tarafından Washington’a bildirildi. Belli ki toplantıda yer alanlardan biri ABD’nin devşirmesiydi.

Ayrıca CİA raporunda; komutanların toplantıya girerken Genelkurmay kapısındaki yüz ifadelerine ayrıntılı olarak yer verilmesi göz önüne alındığında, gizli izleme ve ortam dinlemesi yapıldığını düşünmek de mümkündür. (Not: ABD’nin bu döneme ilişkin gizli belgelerinin önemli bir bölümü yayınlanmış olup, haber kaynağına ilişkin kısım üzerindeki gizlilik henüz devam etmektedir.)

Raporda diğer komutanların görüşlerine yer verilmemekte, sadece Korgeneral Hayati Savaşçı’nın, Milli Demokratik Devrimcileri kastederek, “ya genç subayların girişimini destekleyecek ya da Demirel ve Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ı indireceğiz” dediği aktarılmaktadır.

11 Mart günü Faruk Gürler ile Muhsin Batur kendilerine dokunulmaması karşılığında ve hiyerarşik yapı içinde 12 Mart Muhtırası verilmesini kabul ettiler. Buna göre, Demirel istifa edecek, meclis askerin etkisi altında çalışmayı sürdürecekti.

12 Mart bildirisi sonucunda, Başbakanlıktan ayrılmaması halinde darbe olacağını gören Demirel şapkasını alıp görevinden ayrıldı. Askerlerin ve ABD’nin isteği sonucu CHP’den istifa eden Nihat Erim’in Başbakanlığında partiler üstü denen hükümet kuruldu.

12 Mart sonrası Başbakanlığa getirilen Nihat Erim için, ABD kaynaklarında “gerçek bir ABD taraftarı” tanımlaması yapılır. Nitekim onun döneminde haşhaş üretimi durdurulmuştur. Aynı kaynak tarafından kendisinin Demirel gibi ABD taraftarlığı konusunda tutarsızlık göstermediği özellikle vurgulanmaktadır.

9 Martçıların önemli bir bölümü muhtıranın kendi adamları tarafından verildiğini zannederek başlangıçta oldukça sevinmişlerdi. Ancak çok değil bir gün sonra 12 Martçılar, 9 Martçıların üzerine balyoz gibi indiler.

Faruk Gürler ve Muhsin Batur, kader birliği yaptıkları arkadaşlarının tasfiye edilip, tutuklanmalarına seyirci kaldılar. 

600 dolayında subay emekliye sevk edildi. Bunlardan bazıları oldukça tanıdıktır. Ali Kırca, Sarp Kuray ve Eşref Erdem gibi. Aralarında İlhan Selçuk, Talat Turhan, Celil Gürkan, Gülay Göktürk, Fakir Baykurt, Uğur Mumcu, Yaşar Kemal, Tarık Zafer Tunaya, Muammer Aksoy ve Doğan Avcıoğlu’nun bulunduğu asker veya sivil kişiler gözaltına alındılar.

Yüzlerce kişi Sansaryan Han ile Ziverbey olarak bilinen gerçekte ise, Erenköy Köşkü olan yerde işkenceli sorguya tabi tutuldular.

Faik Türün gibi generaller, Mehmet Eymür gibi istihbarat görevlileri ve Baki Tuğ gibi savcılar memleketi yıkıcı örgütlerden kurtarma iddiasıyla fazla mesai yapıyorlardı. Operasyonlar, gece sokağa çıkma yasakları, gözaltılar, aramalar, tutuklamalar ve davalar birbirini kovalıyorlardı. Yapılan operasyonların genel adı Balyoz Harekatı idi. Fırtına 1-2 Tatbikatları gibi alt düzeyde pek çok uygulama yapılmıştı.

9 Mart olayı bahane edilerek, onlarla hiçbir ilgileri bulunmayan ve rejime muhalif oldukları düşünülen yüzlerce kişi hayali örgüt üyesi olmak ve eylem yapmakla suçlandılar.

Radyodan sıkıyönetim adına yapılan açıklamalarla vatandaşlar muhbirliğe davet ediliyor, komşusuna kızan, hasmını zor durumda bırakmak isteyen kalemi- kağıdı eline alıp, başlıyordu hayali olaylarla insanları suçlamaya. İhbar mektubunda adı geçen de anında derdest edilip soluğu cezaevinde alıyordu.   

Ortaya öyle çok örgüt adı atıldı ki, çoğu sanık örgütten ancak ifadeleri sırasında haberdar oluyordu. Nitekim Zülfü Livaneli, daha önce adını duymadığı Karadeniz Komünist Partisi üyesi olarak arandığını duyunca, yurt dışına kaçmıştı.

Hemen her olay yasadışı örgütlerle bir şekilde ilişkilendiriliyordu. Keza birbirlerini hayatlarında hiç görmemiş, hatta fraksiyonları farklı olup karşılaştıklarında birbirinin boğazına sarılacak kişiler aynı örgüt üyesi imiş gibi takibatlara uğruyorlardı.

Gelin birkaç örnek verelim. Önce o yıllardaki resmi açıklama:

“Taksim semtinde inşa edilen kültür sarayı, kültür adına iftihar edilecek modern bir bina idi. Ancak Marksist-Leninist ihtilalciler, bu binayı burjuvazinin hizmetindeki bir eser olarak vasıflandırmışlardır. Nihayet, 27 Kasım 1970 gecesi, önceden planlanmış bir sabotaj neticesi Kültür Sarayını yakmışlardır. Sabotajda bilfiil vazife alanlar, aşırı solcu bir sendikanın bazı üyeleri ile TİP’in bir üyesidir. Sabotajı tertipleyenler ise muhtelif mesleklere mensup birkaç aşırı sol ihtilalcidir. Sabotajın yapıldığı gece bir tiyatro temsili esnasında 6 sabotör gizlice içeri girmiş ve tiyatro bekçisinin yardımıyla, çok hassas bir noktada elektrik kontağı yapmışlardır. (1973 Başbakanlık yayını- Türkiye Gerçekleri ve Terörizm kitabından alıntıdır)

Gerçekte ise, o gece Cadı Kazanı adlı oyun oynanırken, elektrik kontağından çıkan kıvılcım önce sahne perdelerine ve sonra da kolay yanan panolara sıçramış, itfaiyenin geç gelmesi ve yeterli su bulunamaması nedeniyle bina tümüyle harap olmuştu. Bilahare yangına gerekli bakımların yapılmamasının neden olduğu anlaşılmıştı.

Kimse madem tiyatro bekçisini ayarlamışlardı, küçük bir elektrik kontağı çıkarmak için 6 sabotajcının tiyatroya gizlice girmesine ne gerek vardı diye sormadı. Çünkü o yıllarda kimse bu soruyu soramaz, soran olursa da dinlenmez ve yayınlanmazdı.

Buna rağmen ve aradan iki yıl geçtikten sonra, “Kültür Sarayını yakan vatan hainleri, bazı sendikacılar, kandırılmış işçi ve öğrenciler” yakalandı şeklinde açıklamalar yapıldı.

İkinci örnek Marmara ve Eminönü gemilerinin batırılmasıyla ilgiliydi ve resmi açıklama şu şekildeydi:

“Kültür Sarayını ve Marmara yolcu gemisini yakan sabotajcılar, bakım ve onarım için Haziran 1972’de Haliç Tersanesinde havuza alınan Marmara adlı araba vapurunu da olduğu yerde batırmışlardır. Havuz kapağı saatli bir bomba ile yerinden sökülerek, ani bir şekilde havuza su dolmasını ve böylece araba vapurunun da olduğu yerde batmasını sağlamışlardır. Her üç sabotaj olayının failleri yakalanmış ve Türk adaletine teslim edilmişlerdir.”

Sonuçta bu olaylardan yola çıkılarak bir senaryo hazırlandı ve 84 kişiden oluşan sanıklar Erenköy Köşkündeki işkenceler sonucu senaryo doğrultusunda hazırlanan ifade metinlerini imzalamak zorunda kaldılar. Çoğu o güne kadar birbirlerini görmemişlerdi. Birbirlerinden emir aldıkları, milyonlarca parayı aralarında paylaştıkları, devleti yıkacak gizli örgüt kurdukları ve örgütün emri gereği eylemleri gerçekleştirdikleri iddia edildi.

Oysa ortada ne örgüt, ne bir kuruş para, ne de eylem vardı. Ancak bu olayların kamuoyundaki etkisi büyük oldu. Toplumun çoğunluğu anlatılanlara inandı. Dört gözle “milletin malına zarar veren vatan hainlerinin” asılmasını bekleyenlerin sayısı az değildi.

İki yıl süren dava sonunda, ifadelerin işkence ile alındığı saptanıp, iddianın da asılsız olduğu sonucuna varılarak, sanıkların beraatlarına karar verildi. Duruşma savcısı da beraat kararına katılmıştı. Haksız yere yıllarca tutuklu kalan sanıklar, devletten tazminat almaya hak kazandılar.

Keza 3 Mayıs 1972’de Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının serbest bırakılması maksadıyla THY uçağının Sofya’ya kaçırılması eylemiyle hiçbir ilgileri bulunmamasına rağmen Altan Öymen, Emin Galip Sandalcı, Erdal Öz ve Zülfü Livaneli gibi gazeteci, yazar, akademisyen ve sanatçılar suçlandılar. Onlar da haklarında açılan davadan beraat ettiler. Öyle ki, sağ görüşlü olmalarına rağmen, haklarında komünist örgüt üyesi olmaktan dava açılanlar bile vardı.

Tüm olanlardan sonra Doğan Avcıoğlu inzivaya çekildi. Faik Türün, Muhsin Batur gibiler milletvekili seçildiler. Cumhurbaşkanı olamayan Faruk Gürler kahrından öldü. Murat Belge, Hasan Cemal ve Gülay Göktürk gibiler ise, şimdi başka denizlerde yüzüyorlar.

* * *

9 Mart hareketi elbette farklı değerlendirmelere tabi tutulmuştur.

Ülkenin komünizmden kurtulduğu, Baas tipi ülkeyi dış dünyaya kapatacak yarı askeri bir rejimin önlendiği, ittihatçı geleneğin hayalci bir girişiminin zaten başarılı olamayacağı öne sürülmüştür. Keza sosyalist bir anlayışa sıcak bakmakla birlikte, sonuçta bir darbeyi öngörmesi dolayısıyla bu hareketi tasvip etmeyen kişiler de olmuştur.

9 Mart hareketini, “Atatürk merkezli ve milli kalkınmayı amaç edinmiş siyasal proje” olarak görmek mümkündür. Keza amaçları arasında Nato üyeliğini gözden geçirmek, toprak reformu ve millileştirme gibi konular vardı.

Ancak bu hareketin teorik temelinin oldukça zayıf olduğunu, Suriye ve Irak gibi çeşitli ülkelerden esinlenildiğini, göç yolda düzülür mantığıyla hareket edildiğini ve içinde farklı anlayışları barındırdığını söyleyebiliriz.

ABD ve NATO aleyhtarı, millici, koşulları oluştuğunda sosyalist bir rejime geçişi öngören, TSK’nın hiyerarşik yapısı yerine zinde kuvvet olarak adlandırılan genç subayların forse ettiği bir darbe girişimi başarısız olsa da, Türkiye’nin geleceğini etkileyen bir hareket olarak tarihe geçmiştir.

Aslında 9 Martçılar başlangıçtan itibaren izlendiklerini bilmiyorlardı. Gerek ABD, gerek Cumhurbaşkanı ve gerekse genelkurmay attıkları adımdan haberdardı. Daha önce tasfiye edilmemelerinin nedeni iç çatışma olasılığıydı.

Kendi içlerinde anlaşmazlık oluştuğu anda işlerinin bitirilmesine karar verildi. Keza 9 Martçılar bahane edilerek kendisinden memnun olunmayan ABD ve kurulu düzen karşıtlarının tasfiyesi için de ortam yaratılmış oldu.

12 Marta kadar daha bağımsız bir politik geleneği olan Türkiye, geçen yıllar içinde küresel güçlere bağımlı bir ülke haline geldi. Ülkemiz bu olaydan sonra soğuk savaş yükünü taşımak zorunda bırakıldı.

1960 darbesinden sonra, 9 Martçıların da alt rütbeli subaylardan oluşması, ordu üzerinde önemli etkiler yarattı ve sonrasında bu tür girişimlere asla izin verilmedi. Nitekim sonraki tarihlerdeki tüm darbe, muhtıra ve söylemlerde hiyerarşik yapı göz önünde tutulmuştur.

9 Martçılar kendi başlarına hareket etmişlerdi. Yıllar sonra Mahir Kaynak, Sovyetler Birliğinin, milli demokratik devrimcilerle bir irtibatının bulunmadığını söyleyecekti.

Teorik birikimi fazla olmasa da milli yönü ağır basan Türk solu halktan koptu. Önemli bir bölümü dış odakların güdümüne girdiler. Çoğu yeraltına çekildi. Sendikalar etkinliklerini yitirdiler. Gençlik içindeki ayrım keskinleşti. Sağ-sol çatışması şiddetlendi. Ülkeyi karıştırma ve istikrarsızlık sağlama adına kontr-gerilla (Gladyo) faaliyetleri arttı.

Bugünlerde çokça dile getirilen ABD’nin onay ve göz yumması olmadan Türkiye’de darbe yapılamaz algısının temelinde de 9 Mart olayı yatmaktadır.

 

Milli demokratik devrimi amaçlayan 9 Martçıların haklarında açılan davalardan beraat etmelerinde hukuki olmayan nedenlerin de bulunduğunu görmek lazımdır.

İlk olarak mahkum olmuş olsalardı, onları gözaltına aldıran, işkence yaptıran ve tutuklatan cuntanın iki üyesi yani Faruk Gürler ile Muhsin Batur’un da mahkum edilmeleri gerekirdi.

İkinci olarak ise, siyasi maksat hasıl olmuştu. Yani milli düşünen, teorik birikimi az, maceracı, romantik, emperyalizm karşıtı ve Atatürk merkezli sol bir anlayış silindir gibi ezilmiş, TİP ve DİSK gibi örgütsel yapıları kapatılmış, toplumun gözünde yıkıcı ve vatan haini oldukları algısı pekiştirilmişti.

Üçüncü olarak solun coğrafi anlamda millici özelliği silinerek küreselleşmesi sağlanıp, halkla olan bağı koparılmıştı.

 

Evet! 9 ve 12 Mart 1971 ile ilgili anlatacaklarımız şimdilik bu kadar. O günlerde yaşananlarla bugünler arasında bazı benzerlikler olduğu dikkatinizi çekmiştir.

Peki! Bugünlerin Celil Gürkan, Cemal Madanoğlu ve Doğan Avcıoğlu’ları kimler?

Ya da Memduh Tağmaç, Faik Türün, Baki Tuğ ve Mehmet Eymür’leri,

Faruk Gürler ve Muhsin Batur’ları,

Mahir Kaynak ve Atıf Erçıkan’ları,

Nihat Erim ve Ferit Melen’leri,

Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Ali Kırca, Gülay Göktürk, Hasan Cemal ve Sarp Kuray’ları kimler?

Kültür sarayı, gemi yakma ve bombalama iddialarının yerini, bugün hangi olaylar aldı?

Bugünlerde CİA’ya kimler haber uçuruyor? Kimler, kimleri dinliyor?

Keza bugün ABD işin neresinde? Gladyo’yu kimler temsil ediyor?

 

Tüm bunların başka bir yazıda değerlendireceğiz. O zamana kadar lütfen sizde biraz düşünün zamanımızın 9 ve 12 Martçıları kimlerdir diye.

Bu yazı toplam 3467 defa okunmuştur.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
20 Ağustos 2017 Pazar
EGELİ ETKİHABER
ÖZEL HABER