MEHTAP ŞAFAK / ETKİHABER

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

YAZARİYE HANIM KIZLAR

08 Mart 2014 Cumartesi 10:00

YAZARİYE HANIM KIZLAR

Bir kadın olarak, bu yüzyılda bile mesleki açıdan da kadın-erkek ayrımına giriyor olmamızdan fazlasıyla hüzün duymaktayım. Benim gibi birçok kesimde bu ayrıma girmenin oldukça saçma olduğunu düşünse de, dünya geneline baktığımızda ya da güzel ülkemize hala birçok konuda ne denli geri olduğumuzu görebiliyoruz.

Toplumca büyük bir kesim, kadının hareket alanını ve kabiliyetini sınırlı tutmak istiyor. Biz istediğimiz kadar gelişmiş bir toplumuz deyip duralım, işin aslı astarı pek öyle değil işte. Sadece yakını gösteren pembe gözlüklerimizi çıkartıp, gerçekçi ve uzağı da gösterebilen gözlüklerimizi artık takalım lütfen. Uzak dediysem de dünyanın taa bilmem neresine değil, kendi kentimize bakmamız yeterli. Başkent’in birçok mahallesinde de görebiliriz bu gerçekçiliğimizi. Yüzyıllarca pek çok coğrafyada gelenekçi/eril iktidarın dayatmaları ve sınırlandırmalarıyla atılan adım sayısı ve aralığı engellenen, özgürlüğü daraltılan, hep bir nesne/obje/meta konumuna indirgenen kadına, erkeğin uygun gördüğü maddi ve manevi bir yaşam alanı tanınıyor. Toplum beklentisi göz önünde bulundurularak babanın, kocanın, ağabeyin namus çerçevesi geçiriliyor kadınlara, kızlara. Onlar kadınlarına, kızlarına güvenmediği için değil topluma güvenmedikleri için çerçevelerinin dar olmasını istiyorlar. O çerçevede de kendileri dışında başkasının görünmesini, başkasının da dişillerine görünmesini asla ve asla arzu etmiyorlar. Hal böyle olurken birçok meslek dallarında olduğu gibi yazarlık konusunda da kadınlar uçması engellenen kafesteki kuş gibi, dar alanda kanat çırpıp durdu ve duruyor.

Haliyle erkekler yaşamın her alanında olduğu gibi edebiyatta da, üsluba ve dile egemen oldular uzunca dönem. Doğal olarak erkekten yazarlar düşüncelerini kaleme aldı, kadından yazarlar (yazamayanlar) düşüncelerini/kurgularını yazamayıp, onları özlemle ve hayalle besleyip durdular. Bir süre sonra ise büyük çoğunluğu dışa vuramadan ölüp gitti.  Toplumlar yüzyıllar boyunca kadından aşçıları, kadından gemi kaptanları (bu dönemde bile var mı varsa da kaç tane bilmiyorum ama),  kadından cerrahları, kadından yazarları reddetti. Geniş toplumlarca kutsal yaradan tarafından kadının erkeğin kaburgasından yaratılmasını, mutfağında üretmek, evini evirip çevirmek, doğurganlığı boyunca üremek, eşine kadınlık etmek üzere görevlendirildiği yorumlandı.

Şimdi bu yazmada neyin nesiydi ki?

Yazabilen demek kendini anlatabilen, çevresini, hayatı anlayıp yorumlayabilen demekti. Yazabilenler cesaretli, paylaşımcı ve dışa vurumun farklı bir yolunu bulabilen demekti. Tüm bunlar ise oldukça tehlikeliydi. Tamamen yasaklamadan minik izinler verilebilirdi elbette. Böylece içinde biriktirdikleri irinleşmeyecek ve kendini zehirlemeyecekti. Evde kendi kendine, çay partilerinde hanım arkadaşlarına yazdıklarını okuyabilirdi pekâlâ. Onun dışında normal kadınlar gibi mutfakta ürettiklerini sunmalı çevresine, hayal gücünü, düşüncelerini, bilgilerini, tecrübelerini, gözlemlerini ise zinhar sunmamalıydı. O yazılanlarda belirli bir ahlaki ve hayal gücü çerçevesinde olmak zorundaydı ayrıca.

Diviti kırık, mürekkebi bitikti yüzyıllarca kadından yazarların. O sebeple ince uçlu divitini belirgin ve kalıcı mürekkebe batırabilen birçok kadın yazar isimsiz yazdı romanlarını tıpkı; Jane Austen gibi ya da mahlas kullanmak zorunda kaldılar tıpkı; keskin zekâya sahip Charlotte ve Emily Bronte kız kardeşler gibi. Kimi ise kocasının ardında sırlı bir güç oldu; tıpkı Tolstoy'un karısı Sofya gibi. Edebiyat tarihi bir gün bazı kadınların itibarını iade edecekse, bu listenin başında kuşkusuz bu müthiş kadınlar gelmelidir.

Her başarılı erkeğin ardında neden bir kadın yatar sanırsınız. İşte bu sebeptendir. Yasaklar ve reddedilişler yüzünden bilgi, becerisini ve çalışkanlığını tiyatro sahnesindeki oyuncular gibi kocalarında, erkek kardeşlerinde, oğullarında gösterebildiler uzunca dönemler.

Kadının adı, kimliği, özgürlüğü yoktu. Uzun süre İngilizcede kadınlara yazar bile denilmedi, yazan olabildi sadece. Şimdilerde bile ötekileştirilmiyor muyuz mesleklerde. Nedir bu Hâkime Hanımlar, Müdire Hanımlar? Madem meslekler cinsiyetleştiriliyor o zaman duydunuz mu siz hiç Öğretmeniye, Ressamiye, Doktoriye ya da Yazariye denildiğini? Bu ne saçma sapan kimlikler, ötekileştirilmeler. Görülüyor ki ne kadar modernleştiğimizi düşünürsek düşünelim psikososyal açıdan irdelenmesi gereken bir durumdayız hala.

Biz kadınlar sadece edebiyat çizgisi için değil toplumun çizgisini geçmek içinde daha çok çalışmak zorunda kalmaktayız. Kadın yazarın anlattığı kurgusal metni edebi açıyla değil, anlattıklarının gerçek olup olmadığı yönüyle de sorgulanmaktadır. Çoğu kadın yazar aşkı, fantezileri özgürce anlatamayabiliyor. Kurgulayıp bağladığı hikâyeleri gerçekten yaşayıp yaşamadığı merak edilmektedir. Elbetteki erkekten yazarlar gibi kadından yazarlar yaşadıklarından, izlem ve gözlemlerinden de etkileniyor.  Fakat kurgunun ne olduğunu çoğu okur anlamamakta ve okuduklarını kadından yazarın anıları ya da otobiyografisi olarak yorumlanıyor. Bu tür yorucu, saçma ve cahilce sorularla daha fazla muhatap olmamak adına kadından yazar kalemini özgür bırakamayabiliyor. Aşkı, özlemleri kısırlaştırıyor ya da başka hayatlara dokunamıyor. Ama farkında ama değil oto sansür uygulamaya kalkıyor.

Tüm bu önyargılara karşın derinliği olan kadından yazarlarımız Kadın/Erkek kimliği dışında YAZAR olabilmeyi yine de başarmışlardır.

Her şeye rağmen dünya ve Türk edebiyatında sağlam yer edinmiş tüm emekçi yazarlarımızın 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar gününü kutlu, mürekkepleri (klavye demem gerek ama o havalı olmuyor) ve okurları çok olsun. Benden ise herkese selam olsun!                                                              Mehtap ŞAFAK

Bu yazı toplam 11448 defa okunmuştur.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
24 Ekim 2017 Salı
Aykut Onur KALAYCI
EGELİ ETKİHABER
ÖZEL HABER