12 Haziran 2026
Altın 6249.77
BIST 13984.64
Dolar 46.2598
Euro 53.5565
Sterlin 62.0286
Ankara 30°C

Diğer Yazılar

AKKUYU'NUN DİYETİ

AKKUYU'NUN DİYETİ

 

Önümüzdeki yazılarda referandum sürecini değerlendireceğim. Ancak bugün uzun süredir yazmayı tasarladığım ve halk oylaması nedeniyle fırsat bulamadığım ibretlik bir olayı bilgilerinize sunacağım. Bağımsız yargının neden istenmediğine ve de yetkilerinin neden elinden alındığına bir örnek…

 

            Bilindiği gibi doğalgaz konusunda Rusya’ya bağımlı bir ülke haline geldik.

Enerji ihtiyacını çeşitlendirmek için ve de nükleer santrale sahip olma modasına uyarak geçtiğimiz yıl nükleer santral ihalesi yapıldı. İhaleyi bir Rus şirketiyle Ciner grubunun konsorsiyumu kazandı. Ancak uzunca süre geçmesine rağmen bu ihalenin onaylanması işlemi gerçekleştirilmedi.

Hal böyleyken ve mecliste anayasa değişikliğinin geçmesinden hemen sonra Başbakan soluğu Rusya’da aldı. Bir de baktık ki 12 Mayıs 2010 günü Rusya Devlet Başkanı ile kamera karşısına çıkmış ve Mersin Akkuyu’daki nükleer santral işini bir Rus şirketine bedelsiz ve ihalesiz olarak vermişti.

Ne var bunda; enerji ihtiyacımız çeşitlenecek, bizim de nükleer tesisimiz olacak ve de santral yapımı için cebimizden para çıkmayacak diyebilirsiniz.

Her şeyden önce doğalgaz konusunda bağımlı olduğumuz bir ülkeye bir de nükleer enerji açısından bağımlı olmak ne denli çeşitlendirme olabilir ki?

 

Gelin bir de anlaşmanın yöntem ve koşullarına göz atalım.

Bu sözleşme dolayısıyla Rus şirketinden bir kuruş toprak parası alınmadı ve ileride bu alanın daha da genişleyebileceği kabul edildi.

Taraflar arasındaki sözleşmeye göre; 2017 yılında faaliyete geçecek santralden elde edilecek elektriğin kilovatına 12,35 cent ödeme taahhüdünde bulunuldu, hem de tam 15 yıl süreyle ve alım garantisiyle. Bu fiyat dünyadaki ortalamanın iki katı ve ileride enerji fiyatları düşse dahi bu parayı 2032 yılına kadar ödeyeceğiz.

İş bununla kalmıyor; böylesi sözleşmeler yapılırken yerli işçi çalıştırma zorunluluğu ve kullanılacak taşeronların niteliği gibi kayıtlar konur. Oysa bu sözleşmeye göre inşaat ve üretimde Rus işçiler çalışacak. Taşeronu bile Rus şirketi tayin edecek. Nükleer santral ileride satıldığında Türkiye en fazla % 49’luk hisseye sahip olabilecek. Yani hiçbir zaman santrali yönetemeyecek ve insanımız kendi toprakları üzerindeki bir işletmede çalışamayacak.

Diyelim nükleer santralde kaza oldu, radyasyon yayıldı ve insanlarımız yaşamlarını yitirdiler. Bu durumun sorumlusunun santrali işleten Ruslar olduğuna ilişkin bir tespit yok ve sorumluluk ileride belirlenecek diye kayıt konmuş.

Devam edelim; bu anlaşmanın süresi tam 60 yıl. Yani Rusya, 2070 yılına kadar Akkuyu’da nükleer santral işletecek. 2032 yılından sonra dünya fiyatları üzerinden ve alım zorunluluğuyla enerji almayı sürdüreceğiz.

İşin bir diğer ilginç tarafı ise, çevrecilerin zaman zaman dile getirdiği gibi bu alanın nükleer atıkların gömülmesi için kullanılacak olması, santrali işletecek şirketin başka ülkelerden getirdiği atıkları da topraklarımıza bırakabilmesine ortam yaratıldı.

Ayrıca Akkuyu, Rusya’nın çarlık döneminden bu yana ülküsü gereği sıcak denizlere inişini sağlayan özerk bölge haline gelecek.

 

Peki! İş bununla bitti mi derseniz, tabii ki bitmedi.

Bu anlaşmanın yürürlüğe girmesi TBMM’nin onayını gerektiriyordu. Önce Anayasa değişikliği konusunda Anayasa Mahkemesinin vereceği karar beklendi.

08 Temmuz 2010 günü Anayasa Mahkemesi referanduma yol verdi. Muhalefet ve ülke referandum gündemi nedeniyle meşguldü. Liderler Anadolu’da miting miting dolaşıyorlardı.

Bu durum fırsat bilinerek nükleer santrale ilişkin anlaşma meclise getirildi ve 16 Temmuz 2010 günü referandum yorgunu ve yarı uyur 215 AKP’linin oyuyla operasyon tamamlandı.

Muhalefetin Anayasa Mahkemesine gitmemesi için, nükleer santral sözleşmesi mahiyetine açıkça aykırı olarak uluslararası anlaşma statüsünde parlamentoya sevk edildi.

 

Bu işte başka bir şeyler var mı derseniz, elbette var.

Başbakanın apar topar Rusya’ya gidip, koşulları ağır bir anlaşma yapmasının arkasında neler olabilir sorusuna yanıt vermek önemli. Gelin bir de ona bakalım.

Böylesine olumsuz ve çocuklarımızı, hatta torunlarımızın torunlarını borca sokan anlaşmanın Rusya’nın vizeyi kaldırması karşılığında yapıldığı açıklandı. Oysa bu açıklama asılsızdı ve arkasındaki gerçek neden gizlendi.

      

            Geçen dönem içinde Rusya’ya doğalgaz borcumuzun biriktiği, hatta bir ara gaz akışının durduğu, keza borç miktarının da 2 milyar doların üzerinde olduğu söyleniyor.

Örneğin aralarında Ankara Büyükşehir Belediyesinin de olduğu bazı kamu kurumlarının BOTAŞ’a olan doğalgaz parasını ödemediği ve BOTAŞ’ın ödeme sıkıntısı çektiği de bilinen bir vakıa.

Zaten sığ bir yapıya ve türlü sanal bilançolara dayalı Türk ekonomisi için 2 milyar doların üzerindeki bir borç ödemesi ciddi sorunlar yaratabilir.

Oysa ufukta referandum ve genel seçim var. Millete dağıtılacak kömür, gıda torbası ve diğer seçim rüşvetleri dolayısıyla finansmana ihtiyaç bulunuyor.

Ne yazık ki sırf referandum ve sonrasındaki seçimi kazanmak uğruna doğalgaz borcu seçim sonrasına yayıldı ve karşılığında nükleer santral işi Ruslara bedelsiz ve ihalesiz olarak verildi. Sonrasında ise referandum ortamında durum gargaraya getirilerek, uluslararası anlaşma statüsünde meclise sunulup yargı denetiminden kaçırıldı. Ayrıca uluslararası anlaşma statüsü sonucu bir başka iktidarın bu adaletsiz sözleşmeden vazgeçmesi de imkansız hale geldi.

Diyelim alacaklı parasını istiyor, siz ise ailenin parasını kendi çıkarınız için kullanacaksınız. Ne yapıyorsunuz, evi ipotek verip, borç için vadeli senet yazıyor ve de borcun ödemesini çocuklarınıza bırakıyorsunuz.

İktidarın yaptığı budur. Günü kurtar, saltanatı sürdür, sonrasını boş ver.

Şunu unutmayın bu iktidar yüzünden ülkemizin borcu çok ve sadece Ruslar değil yığınla alacaklı ellerini ovuşturarak bu anayasa paketinin geçmesini bekliyorlardı.

Sanırım bir hayli mutlu olmuşlardır. Zira 13 Eylülden itibaren bu tür satışlarda yargının eli kolu bağlı hale getirildi.

Bakalım önümüzdeki kışın doğal gaz borcu için kim bilir neler pazarlanacak?

İşte! Yargı böylesi işler için vardı.

İşte! İktidarın referandum yoluyla yargının yerindelik denetimini kaldırma telaşı bu yüzdendi.

İşte! Yargının ele geçirilmesinin altında küresel çıkar ile iktidarda kalma hırsının örtüşmesi yatıyordu.

İşte! Adalet Bakanının halk oylaması 10 seçime bedel demesi bu yüzdendi.

İşte! İnsanlarımızın iftar sofralarında doyurulup oylarının devşirilmesinin, darbecilerden hesap sorma, demokrasi, hak ve özgürlük gibi sözlerle göz boyamanın arkasında böylesi gizli gündemler bulunuyordu.

 

İki milyar borcu biraz erteletmek, karşılığında iktidarı sürdürmek ve devlet başkanı olmak için geleceğimizi ipotek altına sokmaya değer mi?

Soruyu tüm bunları yapanlara değil, % 58’cilere soruyorum.

YORUMLAR
YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.