12 Haziran 2026
Altın 6250.18
BIST 13984.64
Dolar 46.2582
Euro 53.5901
Sterlin 61.7962
Ankara 30°C

Diğer Yazılar

TAHLİYELER

TAHLİYELER

 

Eski görevim sırasında pek çok olayla yüz yüze geldim. İnsanın kanını donduran cinayetler, çileden çıkmanıza neden olacak derecede tecavüz vakaları, uzuvları kopmuş cesetlerle sıkça karşılaştığım yıllar geçirdim. İlk otopsiye katıldığımda günlerce yemek yiyememiş, bir gencin inşaattan düşüp ölmesi nedeniyle ailesiyle birlikte ben de ağlamıştım.

Lakin o meslekte duygusallığa yer yoktu, zaman içinde yüz yüze geldiğim olaylar ve ölümler benim için sıradan bir iş haline dönüştü. Belki dünyadaki en kötü koku olan insan cesedi kokusundan bile iğrenmez hale geldim. Onlarca insan kılıklı hayvanın tecavüzüne uğrayan genç kızın gözyaşları içinde anlattıklarına üzülsem de duygularımı dışa yansıtmamayı öğrendim.

Ancak az sayıda olsa da mesleğimin ilk günlerinde olduğu gibi hiddetlendiğim, derin üzüntü duyduğum ve duygularımı dışa yansıttığım olaylarla da karşılaşmadım değil.

Bunlardan biri 2003 yılında Ankara 1. Nolu DGM’de süren yargılamada, Hizbullah terör örgütü üyesinin anlattıklarını duyduğumda olmuştu.

Hizbullah üyesi öyle rahat anlatıyordu ki; Mersin’de domuz bağıyla bağlanmış kişinin bir buzdolabına yerleştirilerek Ankara’ya getirildiğini, genellikle yol boyunca vücudu saran iplerin kişiyi boğması veya buzdolabındaki havanın bitmesiyle ölümün gerçekleştiğini, lakin buzdolabından çıkardığı kişinin hala nefes aldığını gördüğünü, şahsın beni öldürme diye yalvardığını, ancak emir gereği sağ kalmaması gerektiğinden önce eliyle boğmaya çalıştığını, ancak beceremediğini, suç ortaklarından birinin kaç dakikadır bir adamı öldüremedin diye kızmasına hırslandığını, bir tel bulup boğmaya çalıştığını, ancak yine başaramayınca oğlunu çağırdığını, telin bir ucunu kendisinin diğerini ise oğlunun çekmesiyle işi hallettiklerini, emin olmak için ayrıca bıçakla boynunu kestiğini…

Sonra sözlerine devam etmişti; “Adam bayağı sağlammış, ben de yaşlı olduğumdan biraz geç oldu ama Allahın izniyle emelimize nail olduk.”

Şimdi bu sanık serbest kaldı. Bir daha cezaevine döneceğini de hiç sanmıyorum.

* * *

Peki! Bu duruma nasıl geldik? Bir sanığın yargılamasının 10 yıldır sonuçlanamaması nasıl açıklanabilir? İktidar ve yüksek yargının birbirlerini suçlamasında kim haklı?

07 Ocak 20011 günlü Milliyet Gazetesinde yer alan mülakatta da belirttiğim gibi Hizbullah davası Diyarbakır özel yetkili ağır ceza mahkemesinde tam 9 yıl kalmış ve bunun da 5 yılı sanıkların akıl sağlıklarının belirlenmesi için Adli Tıp Kurumunda geçmiş.

Bir davanın 9 yıl sürmesi de, bir sağlık incelemesinin 5 yılı bulması da olağan değildir. Bu olgu ülkemizde yargının ne denli geç işlediğinin göstergesidir.

Kaldı ki, davaların makul süre aşırılarak sonuçlanması sadece Hizbullah davasına has bir durum da değildir. Çoğu tarla davasını dede açıyor, baba takip ediyor, torun devam ettiriyor. Yani bir davanın sonuçlanması kimi zaman üç kuşak değiştiriyor.

Aslında bu sorunların temelinde hep bina yetersizliği, hakim-savcı azlığı, iş yoğunluğu ve ücretlerin azlığı gibi nedenler gündeme getirilir.

Kuşkusuz yargının sorunlarının devam etmesinde bunlar bir etken ise de, meseleyi sayısal verilere veya ücretlerin miktarına bakarak yapılan değerlendirmeler bizi doğruya götürmez.

Yargının ülke gerçeklerinden kaynaklı ve kendi içinde yapısal sorunları bulunmaktadır.

Bireyleri suça iten nedenlere çözüm bulamaz, taraflar arasında anlaşmazlık yaratan konulara daha işin başlangıcında önlem almazsanız, adliye ve cezaevi yapar, binlerce yargı mensubunu işe alır yine de işin içinden çıkamazsınız. Kısaca toplumun ekonomik ve sosyal yapısı suç ve ihtilaf yarattığı sürece, yargının işi de çok olacaktır.

Öte yandan gerçek yargı bağımsızlığı ve hakimlik teminatının yerleşmediği bir ülkede yargının verimli ve adil olması mümkün değildir. Keza bir kurumda işbölümü dengeli biçimde dağıtılmaz, hemen her olayı davalara konu ederseniz ve filtre anlamında hiyerarşik bir yapı oluşturamazsanız, eninde sonunda davaların bir yerde toplanıp tıkanmasına neden olursunuz.

Son tahliyeler konusuna gelince;    

1) Avrupa Birliğine bağlı ülkelerde var, o zaman bizde de olsun anlayışıyla çıkarılan yasalar ülke gerçeğiyle örtüşmediği gibi, göç yolda düzülür mantığıyla gerçekleştirilen düzenlemeler alt yapıdan yoksun olduğundan sorun baş gösteriyor.

Çok yasa çıkarmakla ve AB’deki uygulama da böyle demekle olmuyor. Yargının hızlı seyri konusunda yapısal reformlar yapmayı bir tarafa bırakarak çıkarılan yasalar günü geldiğinde vicdanları sızlatan tahliyelerin yolunu açıyor.

Dolayısıyla yargıdaki bu kriz ortamını yaratan başlıca sorumlu yargının hızlı işlemesine dönük önlemler almadan, tutukluluğu belli bir süreyle sınırlandırma kararı alan iktidardır.

2) Yürek sızlatan tahliyelerde bir sorumlu da, Yargıtay 9. Ceza Dairesi yetkilileridir. Yeterli süre yoktu, ortada 85 klasör vardı veya bilgisayar sisteminde değişiklik yapamazdık gibi sözler bahaneden öteye gidemez.

Terör suçlarında 10 yıl tutuklu kalanların 01 Ocak 2011 günü serbest kalacakları yıllar önce bilinmektedir. Keza Yargıtay’daki diğer daireler bu durumu öngörmüş ve aylar önce gereken tedbirleri almışlardır. Hizbullah dosyasının ilgili daireye 26 Ekimde gelmesine göre ve yasa gereği bir tebligat süresi de hesaba katıldığında, dairenin dosyayı incelemesi için bir aydan fazla süresi olduğu ortaya çıkacaktır ki, bu sürede dosyanın karara bağlanması için yeterlidir.

3) Ancak adi suçlarda 5 ve terör suçlarında ise 10 yıl tutukluluktan sonra tahliye edilen sanık sayısı 1.000 dolayındadır. Keza madde yürürlükte olduğu sürece ve yargı geç işledikçe teröristler, katiller ve sapıkların tahliyesi devam edecektir.

Yargıtay 9. Ceza Dairesinin salıverdiği 9 Hizbullah sanığı gündeme getirilirken, diğerlerinin yerel mahkemelerce bırakıldığı göz ardı edilip, faturanın sadece Yargıtay’a kesilmesi de büyük bir haksızlıktır.

Lakin iktidar kurmaylarının yüksek yargıya yönelik çıkışlarının belli amaçları vardır:

a) Öncelikle Türkiye’de halen görev yapan 10.000 dolayındaki hakim-savcının 4.900’ü yani neredeyse yarısı bu iktidar döneminde işe alınmış. Danıştay, yeni hakim-savcı atamasına karşı olsa bu kadar atamaya da çomak sokardı.

Aslında mesele şu, AKP’nin ilk göreve geldiği dönemde sadece yandaşlarını işe alabilmek için yazılı sınavda kazanan kişi sayısını yüksek tutup, sözlüde kendi adamlarının kazanmasını sağlıyordu. Örneğin 100 kişinin işe alınacağı bir sınavda, 700 kişi kazanmış gibi gösteriliyor ve 700 kişi içinden 100 yandaşı belirlemek daha kolay hale geliyordu.

Yine yazılı sınavda oldukça yüksek not alanlar sözlüde kolaylıkla elenebiliyordu. Bu durum ortaya çıkınca ve hakimlik-savcılık gibi son derece önemli bir göreve atanacaklar arasında siyasi etkiyi bir nebze olsun azaltmak amacıyla, Danıştay tarafından yazılı sınav kazanmadaki marj kısıtlanıp, sözlü sınava kamera kaydı zorunluluğu getirildi.

AKP ise bu marjı ve sözlü sınavdaki kamera kaydını kaldırıp, dilediğince yandaşı işe alabilmek istiyor ve Danıştay kadro eksikliğini gidermemizi engelledi şeklinde yaygara koparıyor.

b) Halen Yargıtay’da iktidara yakın üye sayısı çoğunlukta değil. Lakin iktidarın da yüksek yargıyı ele geçirme planı var.

Ne yaparsanız? Sürekli yargıdaki iş yükünü gündeme getirir ve Yargıtay’ı en küçük hatasında bile acımasızca eleştirirsiniz. Vatandaşın da demek bizim davanın bir türlü bitmemesi bu yüzdenmiş diye düşünmesini sağlarsınız.

Vatandaşın beynine “kötü ve geç işleyen yargı” algısı yeterince yerleştirilince iktidar kanadı; “İş yükünü hafifletmek için Yargıtay’a yeni daireler kuralım da davası olan vatandaş rahatlasın, böyle tahliyeler olmasın.” demeye başlar.

Yeni daire kurmak Yargıtay’a yeni üyeler atamak demektir. Atamayı kim yapacak? Artık iktidarın ele geçirdiği HSYK. Bu kurulun iktidara yakın hakim ve savcılardan oluşan 80 kadar üye seçmesi halinde ne olur? Yüksek yargıda çoğunluk iktidara yakın üyelere, dolayısıyla da iktidarın eline geçer.

Bu yapıya kavuşmuş Yargıtay, kendine başkan, başsavcı ile Yüksek Seçim Kuruluna kimleri seçer? Tabii ki iktidara yakın olan birilerini.

İşte! Tahliyeleri bahane ederek Yargıtay’ın topa tutulması nedeni de bu…

c) İşin garip yanı ise, sen yeterli alt yapı oluşturmadan bir yasa çıkar, bu yasa yüzünden ağır suçlular serbest kalınca da sürekli başkalarını suçla, bu suçlamaları fırsat bilerek hem kendi kusurunu örtbas et ve hem de Türkiye’deki yargı kurumunu ele geçirmeye kalk. Pes…

Ne yazık ki iktidar partisi doymak bilmez bir anlayışla ülkenin kurumlarını bir bir ele geçiriyor. Peki! Nereye kadar? Bu tamahkarlık anlayışı akılcılığı kör edici boyutlara ulaşmak üzeredir.

Tek adam, tek düşünce, tek anlayış ve tek parti kime yarar sağlamıştır ki? Tarih, böylesi davranışların eninde sonunda hüsranını yansıtan olaylarla doludur.

Bir ülkede farklı düşünce yaşadığı ve dile getirildiği sürece iktidar olanlar daha dengeli, daha anlayışlı ve daha başarılı olmuşlardır.

Tamahkar iş adamı kendini, tamahkar siyasetçiler ise ülkelerini batırırlar.

YORUMLAR
YORUM YAZ
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.