Avrupa Birliği (AB)'ne uyum kapsamında yapılan ve askere sivil yargı yolunu açan düzenlemeyi eleştirerek CHP ile aynı safta yer alan Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD)'nin, askerî mahkeme ve yargıçları sert bir dille eleştiren 2006 tarihli demokratikleşme raporunun benzerini daha önce de hazırladığı ortaya çıktı.
Demokrasi manifestosu niteliğindeki 1997 tarihli raporda, askeri mahkemeler eleştirilirken, demokrasi için sakıncaları şöyle sıralanıyor: "Bir kere askeri mahkemeler, doğrudan doğruya yürütme organı tarafından atanan üyelerden kuruludur. Bu da siyasal tercihlerine dayanarak, olaylara ve sanıklara göre atama yapma olanağını verir. Durum, doğal yargıç ilkesi açısından olduğu gibi, bağımsızlık ve tarafsızlık ilkeleri açısından da son derece kuşku vericidir. Sivil kişilerin, askeri olmayan suçlarından dolayı kıta subaylarının da katıldığı kurullarda yargılanmaları, 'mahkeme' ve 'adil yargılanma' kavramlarının da inkârı demektir."
TÜSİAD Parlamento İşleri Komisyonu tarafından hazırlanan 'Türkiye'de Demokratikleşme Perspektifleri' başlıklı çalışma, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi ve Türkiye'nin otorite Anayasa Profesörü Bülent Tanör tarafından yazılmış. Koordinasyonunu Komisyon Başkanı Can Paker'in yaptığı çalışma demokrasi manifestosu özelliği taşıyor.
Çalışmanın kapsam ve planı şöyle tanımlanıyor: "Bir ülkede demokratikleşmenin ya demokratikleşememenin siyasal, hukuksal, toplumsal, kültürel, ekonomik, vb. çeşitli boyutları ve nedenleri vardır. Türkiye için de bu böyledir. Bu rapor bunlardan siyasal ve özellikle hukuksal nitelikte olanlara eğilmektedir. Araştırmada, Türkiye'de demokratikleşmenin önünü tıkayan başlıca hukuksal engellerin ortaya dökülmesine ve çözüm önerilerini getirilmesine çalışılmıştır. Amaç, demokratikleşmeyi engelleyen başlıca hukuk kurallarının ayıklanmasına katkıda bulanmaktır."
DEMOKRASİYE KATKI ÇAĞRISI
Toplam 175 sayfadan oluşan çalışmada demokratikleşme çağrısı yapılıyor.
"Türkiye ya çağdaş bir dünya devleti olmayı ya da bir 'taşra devleti' olmayı mı yeğleyecektir? Bu şıklardan birincisi demokratikleşmedir." ifadesinin kullanıldığı raporda, Türkiye için demokrasinin önemi vurgulanırken, aksi halde uluslar arası arenada dışlanacağına dikkat çekiliyor.
Türkiye'nin geçmişte yaşadığı demokrasi kesintilerinin hatırlatıldığı raporda, "Tarihin ve içinde bulunulan koşulların Türkiye'ye demokrasiyi dayattığını Türkiye'nin demokrasiye ve ancak ona 'mahkum' olduğunu söyleyebilmek hoş bir iddia olurdu. Fakat ne yazık ki bu rehavet hakkına sahip olabilmenin hayli uzağındayız. Türkiye'nin tarihi, özellikle de yakın tarihi ara rejimlere yabancı değildir. Ayrıca günümüz Türkiye'si ekonomik, sosyal, kültürel, ideolojik, politik bakımlardan ayrıştırmış, çeşitlenmiş ve dünyaya açılmış bir manzara sunmaktadır. Askeri ya da sivil görünümlü herhangi bir otoriter seçeneğin, böylesine karmaşıklaşmış bir ülkeyi yönetebilme takati düşüktür. Uluslararası konjonktür de lehtedir; dünyada esen rüzgar demokrasi yönündedir. Türkiye'nin demokratikleşme programının gerçekleştirememesi, uluslararası camianın önemli merkezlerinden kopması ve dışlanması anlamına gelecektir. Yani Türkiye çağdaş bir dünya devleti olmayı mı yoksa bir 'taşra devleti' olmayı mı yeğleyecektir? Bu şıklardan birincisi demokratikleşmedir." değerlendirmesine yer veriliyor.
HUKUK DEVLETİ VURGUSU
Raporun 'Hukuk Devleti' kısımda Türkiye'de demokratikleşme sorunlarının önündeki en önemli engelin hukuk ihlalleri ve yargının olumsuz uygulamaları olduğu belirtiliyor.
Bu bölümün 'askeri yargı' alt başlığında ise birbirinden çarpıcı ve ileri talep ve saptamalar yer alıyor. Askeri mahkemelerin 'bağımsızlık' noktasından taşıdıkları kusurlar sıralanıyor.
Askeri yargının bazı mahsurları hakkında şunlar ifade ediliyor: "Bir kere askeri mahkemeler, doğrudan doğruya yürütme organı tarafından atanan üyelerden kuruludur. Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Milli Savunma Bakanı'nın seçme ve atama yetkisine sahip olduğu bir sistemde bu mahkemelerin bağımsız oldukları ileri sürülemez. Anayasa Mahkemesi'nin kararlarından da bu sonuç çıkmaktadır. Öte yandan sıkıyönetim askeri mahkemeleri, olaylar ve sanıklar belli olduktan sonra kurulur, kadroları doldurulur ve bunlar her an değiştirilebilir. Bu da siyasal iktidara ve yürütmeye, siyasal tercihlerine dayanarak, olaylara ve sanıklara göre atama yapma olanağını verir. Durum, doğal yargıç ilkesi açısından olduğu gibi, bağımsızlık ve tarafsızlık ilkeleri açısından da son derece kuşku vericidir."
BAĞIMSIZLIK VE ADİL YARGILAMA YOK
Raporda, askeri yargıçların bağımsız olmamalarının yanı sıra sivil kişilerin, askeri olmayan suçlarından dolayı kıta subaylarının da katıldığı kurullarda yargılanmalarının, 'mahkeme' ve 'adil yargılanma' kavramlarının da inkârı anlamına geldiği vurgulanıyor.
Raporda devamla, "Ayrıca, sıkıyönetim mahkemelerinde yargıç sınıfından olmayan kıta subaylarının da yer alması, bu üyelerin askeri yargıçlar kadar bile güvence ve bağımsızlığa sahip bulunmaması ek bir olumsuzluktur. Sivil kişilerin, askeri olmayan suçlarından dolayı kıta subaylarının da katıldığı kurullarda yargılanmaları, 'mahkeme' ve 'adil yargılanma' kavramlarının da inkârı demektir. Dahası, kurulmuş bir sıkıyönetim askeri mahkemesinin lağvedilmesi, dosyalarının da tercih edilen bir başka mahkemeye aktarılması mümkündür. Burada bir kez daha, yalnız doğal yargı yeri ilkesinin çiğnenmesi olayıyla değil, yargıçların bağımsızlığı ve tarafsızlığıyla ilgili bir sorunla karşı karıya bulunulmaktadır. Mahkeme yargıçlarının dilediğince değiştirilmesi, olanağından sonra, bir de doğrudan doğruya mahkemelerin lağvedilebilmesi ve istenen mahkemeye dosyaların gönderilebilmesi, askeri mahkemelerin işleyişinde yürütmenin sahip olduğu yönlendirme ve etkileme gücünün açık belirtisidir. Böylece, askeri yargının ve sıkıyönetim mahkemelerinin gerçek silueti belirmektedir. Sıkıyönetim askeri mahkemeleri, böylece, var oluş süreçlerinin başından sonuna kadar yürütmenin denetimi altındadır. Askeri mahkemelerde görev yapanların meslekteki durumları konusunda yürütme organının ve askeri üstlerin sahip olduğu yetkiler, bu bağımsızlık tablosunu daha keskin çizgileriyle ortaya koyacak niteliktedir. Askeri yargıda görev yapan hâkimlerin terfi işlemleri diğer subaylarınki gibi mesleki ve subay sicil belgelerindeki notlara göre yapılır, dolayısıyla bunlar meslekte yükselme ve ilerleme hakları açsından güvenceye sahip değillerdir. Bu tür işlemlerde yürütme organının ve askeri hiyerarşinin son derece geniş bir takdir hakkı vardır. Askeri yargıçların, bağlı bulundukları birlik ve komutanından olumlu sicil almadıkça yükselmeleri mümkün değildir. Bu idari sicil usulü, Askeri Yargıtay üyeleriyle ilgili yönüyle yargıç bağımsızlıkları bulunup Anayasa Mahkemesi'nce iptal edilmişse de, diğer yargıçlar açısından Anayasaya uygun bulunmuştur. Aynı şekilde, meslekte kalabilme güvencesi de yoktur; yargıç ve savcıların şu ya da bu yoldan görevden alınmaları ve emekliye sevk edilmeleri konusunda da idare geniş bir takdir hakkına sahiptir."
'ASKERİ MAHKEME 12 EYLÜL REJİMİNİN ÜRÜNÜ'
Askeri mahkemelerin sivilleri yargılama yetkisine son verilmesi de istenen rapor, şu ifadelerle bitiyor: "Bu bağlamda, 12 Eylül rejiminin koyduğu otoriter hukukun yargıya mutlaka ve harfi harfine uygulatılması projesinin siluetini görmemek mümkün değildir. Askeri yargıda, sivilleri yargılama yetkisine kesinlikle son verilmeli, tüm mahkeme üyelerinin yargıç sınıfından olması sağlanmalı, askeri hiyerarşinin bunlar üzerindeki ağırlığı kaldırılmalı, sıkıyönetim halinde mevcut Güvenlik Mahkemeleri'nin görevi devralacakları ve Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi kurulamayacağı Anayasa ve yasa değişiklikleriyle açıklığa kavuşturulmalıdır."
Demokrasi manifestosu niteliğindeki 1997 tarihli raporda, askeri mahkemeler eleştirilirken, demokrasi için sakıncaları şöyle sıralanıyor: "Bir kere askeri mahkemeler, doğrudan doğruya yürütme organı tarafından atanan üyelerden kuruludur. Bu da siyasal tercihlerine dayanarak, olaylara ve sanıklara göre atama yapma olanağını verir. Durum, doğal yargıç ilkesi açısından olduğu gibi, bağımsızlık ve tarafsızlık ilkeleri açısından da son derece kuşku vericidir. Sivil kişilerin, askeri olmayan suçlarından dolayı kıta subaylarının da katıldığı kurullarda yargılanmaları, 'mahkeme' ve 'adil yargılanma' kavramlarının da inkârı demektir."
TÜSİAD Parlamento İşleri Komisyonu tarafından hazırlanan 'Türkiye'de Demokratikleşme Perspektifleri' başlıklı çalışma, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi ve Türkiye'nin otorite Anayasa Profesörü Bülent Tanör tarafından yazılmış. Koordinasyonunu Komisyon Başkanı Can Paker'in yaptığı çalışma demokrasi manifestosu özelliği taşıyor.
Çalışmanın kapsam ve planı şöyle tanımlanıyor: "Bir ülkede demokratikleşmenin ya demokratikleşememenin siyasal, hukuksal, toplumsal, kültürel, ekonomik, vb. çeşitli boyutları ve nedenleri vardır. Türkiye için de bu böyledir. Bu rapor bunlardan siyasal ve özellikle hukuksal nitelikte olanlara eğilmektedir. Araştırmada, Türkiye'de demokratikleşmenin önünü tıkayan başlıca hukuksal engellerin ortaya dökülmesine ve çözüm önerilerini getirilmesine çalışılmıştır. Amaç, demokratikleşmeyi engelleyen başlıca hukuk kurallarının ayıklanmasına katkıda bulanmaktır."
DEMOKRASİYE KATKI ÇAĞRISI
Toplam 175 sayfadan oluşan çalışmada demokratikleşme çağrısı yapılıyor.
"Türkiye ya çağdaş bir dünya devleti olmayı ya da bir 'taşra devleti' olmayı mı yeğleyecektir? Bu şıklardan birincisi demokratikleşmedir." ifadesinin kullanıldığı raporda, Türkiye için demokrasinin önemi vurgulanırken, aksi halde uluslar arası arenada dışlanacağına dikkat çekiliyor.
Türkiye'nin geçmişte yaşadığı demokrasi kesintilerinin hatırlatıldığı raporda, "Tarihin ve içinde bulunulan koşulların Türkiye'ye demokrasiyi dayattığını Türkiye'nin demokrasiye ve ancak ona 'mahkum' olduğunu söyleyebilmek hoş bir iddia olurdu. Fakat ne yazık ki bu rehavet hakkına sahip olabilmenin hayli uzağındayız. Türkiye'nin tarihi, özellikle de yakın tarihi ara rejimlere yabancı değildir. Ayrıca günümüz Türkiye'si ekonomik, sosyal, kültürel, ideolojik, politik bakımlardan ayrıştırmış, çeşitlenmiş ve dünyaya açılmış bir manzara sunmaktadır. Askeri ya da sivil görünümlü herhangi bir otoriter seçeneğin, böylesine karmaşıklaşmış bir ülkeyi yönetebilme takati düşüktür. Uluslararası konjonktür de lehtedir; dünyada esen rüzgar demokrasi yönündedir. Türkiye'nin demokratikleşme programının gerçekleştirememesi, uluslararası camianın önemli merkezlerinden kopması ve dışlanması anlamına gelecektir. Yani Türkiye çağdaş bir dünya devleti olmayı mı yoksa bir 'taşra devleti' olmayı mı yeğleyecektir? Bu şıklardan birincisi demokratikleşmedir." değerlendirmesine yer veriliyor.
HUKUK DEVLETİ VURGUSU
Raporun 'Hukuk Devleti' kısımda Türkiye'de demokratikleşme sorunlarının önündeki en önemli engelin hukuk ihlalleri ve yargının olumsuz uygulamaları olduğu belirtiliyor.
Bu bölümün 'askeri yargı' alt başlığında ise birbirinden çarpıcı ve ileri talep ve saptamalar yer alıyor. Askeri mahkemelerin 'bağımsızlık' noktasından taşıdıkları kusurlar sıralanıyor.
Askeri yargının bazı mahsurları hakkında şunlar ifade ediliyor: "Bir kere askeri mahkemeler, doğrudan doğruya yürütme organı tarafından atanan üyelerden kuruludur. Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Milli Savunma Bakanı'nın seçme ve atama yetkisine sahip olduğu bir sistemde bu mahkemelerin bağımsız oldukları ileri sürülemez. Anayasa Mahkemesi'nin kararlarından da bu sonuç çıkmaktadır. Öte yandan sıkıyönetim askeri mahkemeleri, olaylar ve sanıklar belli olduktan sonra kurulur, kadroları doldurulur ve bunlar her an değiştirilebilir. Bu da siyasal iktidara ve yürütmeye, siyasal tercihlerine dayanarak, olaylara ve sanıklara göre atama yapma olanağını verir. Durum, doğal yargıç ilkesi açısından olduğu gibi, bağımsızlık ve tarafsızlık ilkeleri açısından da son derece kuşku vericidir."
BAĞIMSIZLIK VE ADİL YARGILAMA YOK
Raporda, askeri yargıçların bağımsız olmamalarının yanı sıra sivil kişilerin, askeri olmayan suçlarından dolayı kıta subaylarının da katıldığı kurullarda yargılanmalarının, 'mahkeme' ve 'adil yargılanma' kavramlarının da inkârı anlamına geldiği vurgulanıyor.
Raporda devamla, "Ayrıca, sıkıyönetim mahkemelerinde yargıç sınıfından olmayan kıta subaylarının da yer alması, bu üyelerin askeri yargıçlar kadar bile güvence ve bağımsızlığa sahip bulunmaması ek bir olumsuzluktur. Sivil kişilerin, askeri olmayan suçlarından dolayı kıta subaylarının da katıldığı kurullarda yargılanmaları, 'mahkeme' ve 'adil yargılanma' kavramlarının da inkârı demektir. Dahası, kurulmuş bir sıkıyönetim askeri mahkemesinin lağvedilmesi, dosyalarının da tercih edilen bir başka mahkemeye aktarılması mümkündür. Burada bir kez daha, yalnız doğal yargı yeri ilkesinin çiğnenmesi olayıyla değil, yargıçların bağımsızlığı ve tarafsızlığıyla ilgili bir sorunla karşı karıya bulunulmaktadır. Mahkeme yargıçlarının dilediğince değiştirilmesi, olanağından sonra, bir de doğrudan doğruya mahkemelerin lağvedilebilmesi ve istenen mahkemeye dosyaların gönderilebilmesi, askeri mahkemelerin işleyişinde yürütmenin sahip olduğu yönlendirme ve etkileme gücünün açık belirtisidir. Böylece, askeri yargının ve sıkıyönetim mahkemelerinin gerçek silueti belirmektedir. Sıkıyönetim askeri mahkemeleri, böylece, var oluş süreçlerinin başından sonuna kadar yürütmenin denetimi altındadır. Askeri mahkemelerde görev yapanların meslekteki durumları konusunda yürütme organının ve askeri üstlerin sahip olduğu yetkiler, bu bağımsızlık tablosunu daha keskin çizgileriyle ortaya koyacak niteliktedir. Askeri yargıda görev yapan hâkimlerin terfi işlemleri diğer subaylarınki gibi mesleki ve subay sicil belgelerindeki notlara göre yapılır, dolayısıyla bunlar meslekte yükselme ve ilerleme hakları açsından güvenceye sahip değillerdir. Bu tür işlemlerde yürütme organının ve askeri hiyerarşinin son derece geniş bir takdir hakkı vardır. Askeri yargıçların, bağlı bulundukları birlik ve komutanından olumlu sicil almadıkça yükselmeleri mümkün değildir. Bu idari sicil usulü, Askeri Yargıtay üyeleriyle ilgili yönüyle yargıç bağımsızlıkları bulunup Anayasa Mahkemesi'nce iptal edilmişse de, diğer yargıçlar açısından Anayasaya uygun bulunmuştur. Aynı şekilde, meslekte kalabilme güvencesi de yoktur; yargıç ve savcıların şu ya da bu yoldan görevden alınmaları ve emekliye sevk edilmeleri konusunda da idare geniş bir takdir hakkına sahiptir."
'ASKERİ MAHKEME 12 EYLÜL REJİMİNİN ÜRÜNÜ'
Askeri mahkemelerin sivilleri yargılama yetkisine son verilmesi de istenen rapor, şu ifadelerle bitiyor: "Bu bağlamda, 12 Eylül rejiminin koyduğu otoriter hukukun yargıya mutlaka ve harfi harfine uygulatılması projesinin siluetini görmemek mümkün değildir. Askeri yargıda, sivilleri yargılama yetkisine kesinlikle son verilmeli, tüm mahkeme üyelerinin yargıç sınıfından olması sağlanmalı, askeri hiyerarşinin bunlar üzerindeki ağırlığı kaldırılmalı, sıkıyönetim halinde mevcut Güvenlik Mahkemeleri'nin görevi devralacakları ve Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi kurulamayacağı Anayasa ve yasa değişiklikleriyle açıklığa kavuşturulmalıdır."