ADALET, ADALETSİZLİK YAPARSA NE OLUR?
"Adalet adaletsizlik yaparsa", yani adaleti sağlamakla yükümlü mekanizmalar olan mahkemeler, kanunlar, devlet otoritesi haksızlık üretmeye başlarsa, bunun sonuçları sadece hukuki değil, toplumsal ve psikolojik olarak da yıkıcı olur.
"Et kokarsa tuzlarsın, ya tuz kokarsa ne yaparsın?" Adalet, toplumun tuzudur; çürümeyi önler. Adalet çürürse (tuz kokarsa), toplumdaki diğer çürümeleri yolsuzluğu, şiddeti, hırsızlığı durduracak hiçbir güç kalmaz. Kurumlara olan güven sarsılır. Kurumlara güven kalmadığında, insanlar "madem devlet hakkımı vermiyor, ben alırım" düşüncesine kapılır. Bu da mafyalaşmayı, kan davalarını, linç kültürünü ve sokak şiddetini doğurur. Hukuk biter. Orman kanunları başlar. Yani “ihkak-ı Hak başlar (kendi adaletini kendi sağlama). Bu sadece şiddete başvurma gibi algılanmamalıdır. Yoksulluk sınırı altında yaşayanlarda, asgari ücretin altında yaşamaya çalışanlarda veya yetersiz ücretle çalıştığını varsayan kesimde rüşvet ve irtikap başlar.
Adalet, gücü elinde bulunduranları sınırlayan en önemli araçtır. Bir fren, bir takoz vazifesi görür. Eğer adalet mekanizması, gücü elinde tutanların haksızlıklarına kılıf uydurmaya başlarsa yani adaletsizlik yasallaştırılırsa, bu durum tiranlığa ve diktatörlüğe giden yolu açar. Hukuk, masum bir kesici aletin cinayet aletine dönüşmesi gibi bir baskı aracına dönüşür.
Peki, adalet sadece bir yasa mıdır? Hayır. Adalet sadece yasa değildir, aynı zamanda vicdandır. Adaletin adaletsizlik yaptığı toplumlarda "doğru" ve "yanlış" kavramlar birbirine karışır. "Güçlü olan haklıdır" algısı yerleşir. Bu toplumlarda dürüst insanlar "enayi"dir. Kurnazlar ve zalimler ise baştacıdır. Bu toplumlarda ahlaki yozlaşma başlamıştır. Çocuklara yapılan cinsel istismarlarda “birkereyle bir şey olmaz”, “çocuğun rızası var”,” bademle yapmış” gibi söylemler sapkınlıkların belirtisidir.
MÖ 399’da Sokrates’in yargılanması, hukukun nasıl bir cinayet işleyebileceğinin il büyük örneğidir. Sokrates, “gençleri yozlaştırmak”, “şehrin tanrılarına inanmamak”la suçlandı ve 501 kişilik bir jüri heyeti (halk mahkemesi), tamamen demokratik bir oylama ile onu ölüme mahkûm etti. Çoğunluğun oyuyla alınan bu karar "yasal"dı ama "adil" değildi. Tarih, bu olayı demokrasinin ve hukukun nasıl bir cinayet işleyebileceğinin ilk büyük örneği olarak kaydetti.
1877-1964 tarihlerinde ABD’de Jim Crow yasalarına göre “siyahilerin beyazlarla aynı okullara gitmesi, aynı otobüslere binmesi yasaklandı. Eğer bir siyahi buna itiraz ederse, mahkemeler onu suçlu buluyordu. Hukuk sistemi, ırkçılığı korumak için dizayn edilmişti.
1894 yılında Yahudi kökenli Fransız subay Alfred Dreyfus, haksız yere Almanlara casusluk yapmakla suçlandı. Askeri mahkeme, sahte belgelere ve önyargılara dayanarak Dreyfus'u ömür boyu hapse mahkûm etti. Gerçek casus (Esterhazy) bulunduğu halde, ordu ve yargı sistemi "hata yaptıklarını kabul etmemek" ve kurumun itibarını korumak için adaletsizliği sürdürdü. Bu olay ünlü yazar Emile Zola'nın "Suçluyorum!" (J'accuse) mektubuyla tarihe geçti. Dreyfus yıllar sonra aklandı. Bu olay, devletin "kutsallığı" adına hukukun nasıl çiğnendiğinin sembolü oldu.
Adaletin adaletsizlik yapmasına izin verilen güzel bir örnek de Nazi Almanya’sında engelli yurttaşlara, muhaliflere ve Yahudilere yapılan herşeyin yasallaştırıldığı 1935 tarihli Nürnberg Yasalarıdır. Mahkemelerde hakimler cübbelerini giymeye devam ediyorlar ama adaleti değil Nazi ideolojisini uyguluyorlardı. Sonuçta hukuk ve adalet, soykırımın en büyük suç ortağı oldu.
1936-1938 Stalin döneminde, Sovyetler Birliğinde, hukuk bir silah gibi kullanılarak, mahkemeler önceden verilmiş kararlarla muhalifleri “kuduz köpekler” gibi infaz etti.
Günümüz İran’daki “Ahlak Polisi” uygulaması veya Afganistan'da kadınların eğitime erişiminin yasaklanması keyfi değil, “yasal” bir zeminde yapılıyor. İran’da Mahsa Amini olaylarında gördüğümüz gibi, devletin kolluk güçleri ve yargı sistemi, kadınların kıyafetlerini denetlemek ve cezalandırmak için seferber ediliyor.
Günümüzde de bu adaletsizliklere onlarca örnek verilebilir. Putin’in Aleksey Navalni gibi muhalif liderler "aşırılıkçılık" veya "dolandırıcılık" suçlamalarıyla hapsetmesi, hapihanede zehirlemesi; Çin’in, demokrasi yanlısı muhalif Joshua Wong’u ömür boyu hapisle cezalandırması ve milyonlarca Uygur Türkünü toplama kamplarına alması ulusal güvenlik yasaları kisvesi altında adaletin nasıl iğfal edildiğinin örneğidir. Belarus’ta Lukaşenko Rejiminin protestoda bulunan muhalifleri “toplu şiddet” bahanesiyle hapsetmesi; 2010 yılında iktidara gelen Venezuela başkanı Maduro döneminde Yüksek Mahkeme muhalifleri “ihanet”le suçlayarak hapsetmiş; Suudi Arabistan’da kadın hakları aktivisti Loujain al-Hathloul "terör" yasalarıyla tutuklanmıştır.
ÜLKEMİZDE ADALETİN ADALETSİZLİK YAPTIĞI OLAYLAR
Ne yazık ki ülkemiz hukukun dönem dönem siyasi hesaplaşmaların bir aracı olarak kullanıldığı ve "yargı eliyle mağduriyet üretilen" örneklerle doludur.
19601961 Yassıada yargılamaları tarihimizin en travmatik olaylarından biridir. 27 Mayıs 1960 askeri darbesinden sonra yapılan yargılamada mahkeme heyeti tarafsız değildi. "Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor" sözü, bu mahkemelerin hukuki değil siyasi olduğunun itirafı gibiydi. Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan idam edildi. Yıllar sonra bu kararların "hukuk cinayeti" olduğu kabul edildi ve iade-i itibar yapıldı.
1980 darbesinden sonra hukuk, toplumun üzerinden bir silindir gibi geçti. "Bir sağdan, bir soldan asalım" mantığıyla insanlar idam edildi. İdam edilebilmesi için yaşı mahkeme kararıyla büyütülen ERDAL EREN (kemik yaşı tespiti yapılmadan) 17 yaşındayken asıldı. Hukuk, bir çocuğu idam etmek için "yasal kılıf" uydurma aracı olarak kullanıldı.
2007-2014 yılları arasına baktığımızda Ergenekon ve Balyoz Davaları’nı görürüz. Yakın tarihimizin en büyük hukuk skandallarından biridir. O dönemde yargı içinde yapılanan bir grubun (FETÖ), Türk Silahlı Kuvvetleri'ni ve hükümet muhaliflerini tasfiye etmek için hukuku nasıl bir silah gibi kullandığı sonradan ortaya çıktı. Sahte dijital deliller üretildi, gizli tanıkların (bazıları sonradan itirafçı oldu) ifadeleriyle insanlar yıllarca hapiste tutuldu. Dönemin savcıları ve hakimleri, "hukuk" adı altında büyük bir kumpas kurdu. Yıllar sonra bu davaların kumpas olduğu anlaşıldı, sanıklar beraat etti. Ancak İlhan Selçuk, Türkan Saylan, Yarbay Ali Tatar gibi isimler ya süreçteki stres nedeniyle hayatını kaybetti ya da intihar etti. Adalet sistemi, suçsuz insanları öğüten bir mekanizmaya dönüşmüştü.
GÜNÜMÜZ
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Türkiye'nin de imzaladığı uluslararası sözleşmelere dayanarak bazı tutuklulukların (örneğin Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş davaları) "siyasi saiklerle" yapıldığına ve hak ihlali olduğuna hükmetti. Anayasa'nın 90. maddesine göre bu kararların bağlayıcı olması gerekirken, yerel mahkemelerin bu kararlara direnmesi, "hukuk güvenliği" tartışmalarını doğurdu. Benzer şekilde Anayasa Mahkemesi'nin (AYM) verdiği hak ihlali kararlarının (örneğin Can Atalay davası) Yargıtay tarafından tanınmamasının, yüksek yargı organları arasında bir krize ve anayasal bir belirsizliğe yol açtığını görmekteyiz.
Ülkemizde "adaletin adaletsizlik yapması" durumu tek bir iktidara veya döneme özgü değildir; adeta tarihsel bir sarkaç gibidir. Adaletin adaletsizlik yapması sonucunda ortaya çıkması muhtemel unsurların her biri başlı başına bir makale konusudur.
Toplumsal kutuplaşma,
Güven erozyonu,
Beyin göçü,
Nitelikli insan kaybı,
Ekonomik istikrarsızlık,
Siyasi kısır döngü,
Rövanşizm (devri sabık yaratma),
Kurumsal hafıza ve devlet geleneğinin çöküşü,
12 Eylül 1980 darbesi faillerinin akibetleri,
28 Şubat Dönemi Faillerinin akibetleri,
Ergenekon ve Balyoz Kumpaslarının Faillerinin (FETÖ Mensupları) akibetleri,
Cezasızlık Zırhı ve "Geç Gelen" Adalet,
Bu başlıklara göre ülkemizin geleceğinin nasıl göründüğünü on üzerinden kaç yıldızla değerlendirirsiniz?